| Nazım Hikmet'in Kemal Tahir'e Mektupları ve Dostluk |
|
|
|
| Yazar Administrator | |
| 15 06 2008 | |
|
(Yazan Günay Kızılırmak Çetao)
Hâlbuki halktan yana olmayan iktidarlar insanları, dağınık tespih taneleri gibi isterler. Yan yana gelmesin isterler. Onun için bugün de kahvehane kurdurmuyorlar.
Aziz Nesin “Edebiyatımızda Mizah” 16 Mart 1986 Rıfat Ilgaz – Aziz Nesin Söyleşisi Karşın Yayınları
Mahpus Nazım Hikmet mahpus Kemal Tahir’e kavuşmayı o denli istemektedir ki, elimdeki kitabın (“Kemal Tahir’e Mahpushaneden Mektuplar”) hiç de bir kavuşma müjdelemeyen kalınlığını ve mektuplaşmanın (eşittir ayrılık) daha epeyi devam edeceğini bile bile, safça “keşke gönderseler Kemal Tahir’i Nazım’ın yanına”, “inşallah yakında buluşurlar” derken yakaladım kendimi defalarca. Nazım Hikmet için arkadaşına kavuşmak, yarı yarıya özgürlüğüne kavuşmak olacaktır... İşte bu yüzden ya tercih edilmez yan yana gelmeleri…
Yalnız mektuplar değil, iki hapishane arasında neler neler gider gelir: Şeker, çikolata, havlu, yorgan, çarşaf, resim, fotoğraf, kitap, gazete, ağızlık, para, pekmez, bal, yün kuşak, pantolon, gömlek, diş kalıbı, kayısı kurusu…
Bazen, mektuplar boyunca sürüp giden bir ümit çeşmesi kuruyuverir, hürriyetin yakın olmadığı anlaşılmıştır. O mektuplarda kelimelere rağmen bir sessizlik işitilir. İkisi de devamlı ümide vurgu yapan, ümitten beslenen sanatçıların nefeslerini tuttukları anlardır bunlar… “Her ne hal ise…” der Nazım ve işlerinin başına dönerler…
Kemal Tahir ve Nazım Hikmet dostluğu yalnızca aynı koşullarda yaşayan, aynı damardan beslenip aynı konuları aynı aşkla kaleme alan iki sanatçının dostluğu olamaz. Beni buna inandırmaya çalışıyorlar, öyle değildir, diyorum ısrarla. İkisinin arasında, başka şeylerle açıklamak istemediğim, kendi kendisiyle açıklanabilecek, pek de hasret olduğum bir dostluk bulunduğundan eminim. Nazım’ın şu sözlerine bakalım: “En aşağı 15 yıl kafası kafama yüzde yüz uygun meşrebi meşrebime müvafık, fazlaca kalleş olmayan demiyorum, normal, mümkün mertebe bugün kabil olabildiği kadar normal, benim kendimde gördüğüm bayağılıklar derecesinde bayağı velhasıl melayike değil kendim kadar iyi, kendim kadar fena olan, bir arkadaş aradım… velhasıl çok kere kendimi mağdur görmek komikliğine kadar düşerek belki de ortaçağ münasebetlerinin ifadesi olan belki de yeni çağlarda yeni bir muhteva ile ortaya çıkacak arkadaş denen nesneyi inatla aradım. Bilirsin ki bir tane buldum. Karım Piraye’mdir. Kırmızı saçlı bacımız, ablamızdır. Bir tanesi de sensin galiba Kemal.”
Yalnızca belli dönemlerde iyi şair, yazarların çıkması gibi belli dönemlerde de iyi dostlar mı çıkıyor acaba? Beylik “Bugün artık büyük dostluklar yok” söylemine düşmek istemiyorum, ama belki şunu diyebilirim: “Bu çağ büyük dostlukların çağı değil”. Bunun birçok nedenlerini saymak yerine, ikisini söylemek istiyorum: Birisi, insanların birlikte hiçbir şey yapmamalarıdır. Diğeri ise, insanların birbirlerine mektup yazmamaları olmak zorunda - diyorum.
İki dost birlikte bir iş yapıyorlar. “Dostluk, birlikte bir iş yapmaktır”, diyecek kadar ileri gidebilirim. Birlikte duvar boyamak da olabilir bu. Kemal Tahir ve Nazım Hikmet birlikte bir duvar boyuyorlar. Birbirlerinin çalışmalarını okuyup değerlendirerek, birbirlerinin gözlem ve izlenimlerinden faydalanarak, birbirlerini besleyerek, büyüterek, birbirlerine çağları ve çağdaşlarına karşı görevlerini anımsatarak. “İnsanlar insanları daha iyi günlere çıkaracaktır” muhakkak. Bitimli bir ömrün içinde, tarihin önemli bir parçası olduklarını bilerek, birbirlerinin değerini anlayarak, o değere değer katmak için uğraşarak, zorluklara, hatta imkânsızlıklara “teferruat” muamelesi yaparak, parayı yalnızca birinin bir şekilde kazandığı, diğerlerinin de sağlıklı, giyimli kuşamlı, sıcak ve rahat yaşamak için topluca kullandıkları bir nesne olarak görerek, onlar ne mutludur. Kendinden başkasının ayaklarının, sırtının sıcağını düşünmek, başkasının yemesini içmesini merak etmek kadar incelikli, ayrıntılı ve zor bir şey aslında dostluk. Dost sahibi olmak çocuk sahibi olmak gibi.
Dostluğun mektupla dostluk olacağı fikri de komik ya da tuhaf gelebilir çok kişiye. Bana göre değil. Sözün uçuculuğuna insan muhakkak direnmeli, sözü zaman boşluğunda kıskıvrak yakalayıp, mürekkebe batırıp kâğıda bağlamalı kişi. Herhangi bir konuşma, söylenen sözler ve susulan düşüncelerden oluşur. Herhangi bir yaşantı, birtakım anlar ve susulan düşüncelerden oluşur. Asıl susulan düşüncelerin önemli olduğunu sanıyorum. Aklın arka odalarından birinde biz yaşayıp giderken çok tuhaf bir çalışma sürüyor. İnsanın yakınlarına bir söyledikleri, bir de yazdıkları olmalı bence bu yüzden. Yazının içindeki emek, yazarak düşünme, gelişme fırsatı, kıpırdanan, canlı düşüncenin duyurduğu heyecan, sevinç – iki insan arasındaki yazışmada tüm bunların önce ikiyle çarpıldığını, sonra da sayısız şekil ve renklere bölünüp tekrar dostlukta bütünlendiğini düşünüyorum. Mektuplaşma iki insanın el ele bir gölün çok derinlerine dalması olmalı.
Her şeyin çok önemli, dostluğun daha az önemli olduğuna inanmıyorum. Kemal Tahir, “şahsi felaketlerle meşgul olunacak devirde değiliz. Dünya insanlığı kan dökerek ıstırap çekiyor” der ama, Nazım onu şöyle yanıtlar: “Kemal, ne yalan söyleyeyim, şahsi felaket, ıstırap filan ama, kusura bakma, seni çok göresim geldi”.
Dost olmak değil dost kalmak zor bir de. Herkesin dönem dönem çok yakınları oluyor, ama yol ayrımlarında yollar daima ayrılır. Bunu yadırgadığımdan değil, ama yadırgamadığım şeyler de içimi burkuyor. Nazım da kendileri için demiş ki: “Şu son altı sene içinde şahsi dost olarak ne kadar az insan kaldık. Şahsi, yani şahsen de, fert olarak da dost ve arkadaş bulmak en zor şey. Hâlbuki gençliğimde ben böyle dostlukları hor ve gayet kolay ve entipüften sanırdım.”
“Mesele esir edilmekte değil Esir düşmemekte bütün mesele” diyor Nazım. Bin bir türlü esir düşmeme yöntemlerinin mucidi. Bunlardan birinin de dostluk olduğunu artık çok iyi biliyoruz.
|
|
| Son Güncelleme ( 17 06 2008 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|









