| ŞİİRSEL YOLCULUKTA 3G DURAKLARI |
|
|
|
| Yazar Administrator | |
| 16 09 2008 | |
|
Mustafa Akyürek
'Sen ela gözlerinde yeşil hareler Sen en büyük ve muzaffer Ve ulaşıldıkça ulaşılmaz olan hasretimsin' Nazım Hikmet
Bütün zamanların eşref saatleri şiire dönüşür... Şiirsel dönüşümlerin öncesi ve sonrası yolculuk diye geçer tarihin izdüşümlerine. Bu yolculukta bazen;
'uyudum uyandım yalnız/(...) sürgün türküleri dinledim/ sonu mutsuz biten aşk öyküleri/(...) geçmişimi aradım yıllarca/ yirmibeşinci saatini günün/ dünyanın eşref vaktini.'(A. Okay)dizeleri dolanır şairin diline. Ve şiir serüvenine aday herkesin varmak istediği, ama bir türlü sonlandıramadığı bir yer vardır... Belki şiirin hiçbir zaman varamayacağı yer orasıdır. Evet, 'orada bir köy var uzakta/ gitmesek de görmesek de/ oköy bizim köyümüzdür...' (A.K.Tecer) Yersizlik!... Ne tuhaf yer, değil mi?... Sağlı sollu böğürtlenlerin, yaban güllerinin süslediği böylesi bitimsiz yolların alaca karanlıktan önce uzanacağı hanlar, tanış olacağı hancılar olacaktır. Onların her biri, hasretin düğüm düğüm süslediği gurbet ve hikmet türkülerini, o ulaşılmaz sevgiliye adayanlardır... Her durakta hancının yolcuya ya mırıldanacağı gurbet şarkısı ya da testisinden sunacağı aşk şarabı vardır. Saki'nin de çakırgöz, kara kaşlı dilber olduğu düşlenir çoğu zaman... Taşplakta her zaman 'Sevda yüklü kervanlar/ Aşk şarabı içenler/ Bu han garipler yatağı/ Bülbül derdin ortağı/ Eyvah eyvah...' şarkısı yankılanır yolcunun kulaklarında. Gündoğumuyla sonlanan konaklamaların heybelerde bırakacağı'yükte hafif pahada ağır' yaşanmışlıkların esrikliğidir, yola düşene cesaret veren. Behçet Necatigil, böylesi şiirsel serüveni tanımlarken önümüze burçlara yazgılı üç gözlü heybe koyuverir... Üç gözlü heybeden filinta oğlan, bilge baba ve ak sakallı derviş çıkarlar, bir bir ortaya... Üstad, bu üç kuşak varlığa gurbet, hasret ve hikmet tanımlamasını uygun görür. Böylesi tanımlamanın içine sığamayan şair boş durur mu hiç?... Hemen sözün büyüsüne sığınır ve şöyle der: 'Gurbet ne yana düşer usta/ Hicran ne yana/ Hasretlik hep bana/ Bana mı düşer usta...'(B.Necatigil) diyerek isyanın bayrağını gönül burcuna dikiverir. Ne var ki, Behçet Necatigil'in kendi süzgecinden geçirdiği gurbet, hasret, hikmet üçlemesi ayrı ayrı zamanlarda, farklı kimliklerde varlıklarını sürdürürler... Ancak, dediğim gibi; şair bu yaftaları kabullenemez bir türlü... Şair ne yalnız gurbetin acısını, ne hasretin onulmaz yarasını, ne de dünyadan el etek çekip hikmetin şiirini yeterli bulamaz kendince... Ona göre yola düşen dervişin geçtiği taşlı, dikenli; sarmaşıklarla, bin bir kokulu çiçekle bezeli geçitlerin son durağında gurbetin, hasretin ve hikmetin buluşturduğu şiirin aslında iç içe varolacağıdır. 'Yedi tepeli şehirde' bırakılan 'Gonca Gül' anılar defterinde her zaman gurbetin yarasını sarmaya ve doğacak güneşin salkım saçak ışıklarını karşılamaya hazırdır. Kısaca 'ne serden vazgeçilir ne yardan.' Varsa yoksa bu yolculuğun sonsuza dek süreceği ve her istasyonda yepyeni bir aşkla bütünleşeceğidir. Şiirsel yolculuk geçtiği yerlerde gurbet, hasret ve hikmet tohumlarını saçarak büyüyen ve varışı olmayan sonsuzluktur. To be or not to be!... Evet...olmaktır, olabilmektir belki şiir. To be or not to be ikileminde karşıtlığın bütünlüğünde oldururken olmamışı; yağmur yüklü bulutlara tutunmaktır, en büyük isteği şairin. Şair, nesnel olanı imgesel gizlerle tanımlarken, şiirini; hiç bir zaman gözardı etmediği sıfatsal derecelendirmelere denk düşecek olgunlukta kugular. Bu derecelendirmelerin üç sacayağı, alttan gelen harlı ateşin büyüsü ile üstte hamlığın ve kızgınlığın dönüştüğü öznel pişkinliğin tanıklığını yapar. Bütün söylemlerin sentezinde ve bütünlüğün diyalektiğinde şair ve onun şiiri; ancak 3G duraklarıyla tanımlanır, diye düşünüyorum. Geçmiş, güncel ve gelecek şeklinde özetlenebilecek 3G savı kendi içinde soyutlamayı yok saydığından zamansal akışı ve bütünlüğü gözetleyerek şaire sonsuz üretkenlik sorumluluğu yükler. Birinci G'de şair tadına baktığı o ilk mayhoş çağlanın damağında bıraktğı eşsiz kamaşmayı hiç unutabilir mi?. İkinci G durağında sarmaş dolaş yaşanmışlıkların, dalından koparılmış yasak meyve olduğunu, ancak o meyvenin çağla halini de anımsayarak koyuveririr kendini yarin göğsüne. Üçüncü G'de ise sararan yapraklarda ve güz yağmurlarıyla yeniden yeşillenen çayır çimende, sarmal yolculuğun serüveninde yeniden doğar. Artık; 'ah, nerede o eski mayhoş çağlalar ve tatlı yemişler' demiyecektir. Ozan bilir ki, sonbahar kendi tadında yaşanacaktır...İlkbahardan körpe, yazdan sıcak ve kıştan soğuk esintiler yayarak... Ayvada çiçek meyveye duracak,portakalda ateş toplarına... Yıllar yılı saçlara tutunankar örgüsünde yer yer kardelenler açacak, boy vereceklerdir, zemheriye inat...Tomurcuklarında ne hasret, ne gurbet ne de hikmet yalnız başlarına işimayacaklardır. Yaşanmış tüm zamanların ve yaşanılası, sevilesi dünyaların harmanında savrulmuş şiir taneleri hep o çiçeklerin polenlerine tutunacaklardır bir bakıma. Ne güzel dile getirmiş Elsa Triolet, eskiyle yeninin bütünselliğini ve de ayrılmazlığını: '1958'dedir kokulu Martine Donella gülünün çarşıda görülmesi: Eski gülün benzesiz kokusu, yeni gülün de rengiyle biçimi var onda.' Madem eskinin eşsiz kokusu yeni biçimin rengiyle bütünleşmiş ve ılgıt ılgıt esiyorsa sonsuzlukta, 3G diyelim o halde, bundan böyle şiirin hallerine: Geçmiş... Güncel... Ve... Gelecek. Mardin/2007 |
|
| Son Güncelleme ( 05 01 2010 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|









