| ŞİİRLERİYLE BİR ŞAİRİN HAYAT HİKÂYESİ "NAZIM HİKMET RAN" |
|
|
|
| Yazar SENGÜL | |
| 21 10 2008 | |
|
Nazım’ı anlamak; ifade bütünlüğünde yaşayan bu büyük adamı, belki de şiirlerin de, oyunların da, mektupların da anlamaktır... · 1913 yılında, Osmanlı Devleti 1. Dünya savaşına henüz katılmamışken, topraklar çeşitli tehditler altındayken, etrafında olanlardan hayli etkilenen ve kendisinin de görevleri olduğunu düşünen, şair adayı Nazım’ın ilkokulda yazdığı şiiri “Feryad-ı Vatan”; “… Sisli bir sabahtı henüz Etrafı bürümüştü bir duman Uzaktan geldi bir ses ah aman aman! Sen bu feryad-ı vatanı dinle işit Dinle de vicdanına öyle hükmet Vatanın parçalanmış bağrı Bekliyor senden ümit …” · Yurdun dört bir yanının işgal altında oluşu, 1921’de Batı Anadolu’da krizin baş göstermesi, çoluklu, çocuklu, kadınlı, erkekli herkesin etkinlik gösterdiği Ulusal bir Kurtuluş Savaş”nın yapılıyor oluşu, şair Nazım Hikmet’i ve yakın arkadaşı Va-Nu’yu harekete geçirmiş ve cepheye gitmek için askerlik şubesine isimlerini yazdırmışlardır. Annesinin kuzeni Ali Fuat Cebesoy tarafından, o dönem sınırsız yetkilerle başkomutanlığa getirilen Mustafa Kemal’le tanıştırılan Nazım ve Va-Nu’ya, Mustafa Kemal tarafından bir öğüt verilir. “Bazı genç şairler modern olsun diye, mevzusuz şiir yazmak yoluna sapıyorlar. Size tavsiye ederim, gayeli şiir yazınız” . Bu sözler Nazım’a, İstanbul gençliğine seslenen ve birkaç gün içinde basılacak olan, biçim ve içerik açısından oturmamış ve eskiyi tekrarlayan, yine de isyankâr ve sorgulayıcı tınılara sahip, 3 sayfalık şu şiiri yazdırmıştır. “… Gel ey imanlı gençlik, gel ey beklenen gençlik, Gel ki Anadolu’da senin bükülmez, çelik İmanına, azmine ümit bağlayanlar var? O satılmış vezire, o satılmış kullara O satılmış hünkâra siz de mi katıldınız? Siz de mi satıldınız, siz de mi satıldınız? …” · Nazım, yol arkadaşı Va-Nu ile beraber ilk kez gittikleri Moskova’da, rejimi ve insanlar üzerindeki etkilerini görür. Belki de gerçek yaşamla ilk kez yüz yüze gelen Nazım, şaşırır ve ilk izlenimlerini “Açların Gözbebekleri”nde yazar. “… Açlar dizilmiş açlar! Ne erkek, ne kadın, ne oğlan ne kız sıska cılız eğri büğrü dallarıyla eğri büğrü ağaçlar […] Fakat Artık imanımıza inemez tokat! Demirleşti bağrımız, Çünki ağrımız 30.000.000 deli gözbebekleri! gözbebekleri! …” · Bir yandan şiir de içerik ve biçimsel anlamda farklılık aradığı dönemde, ne dediğini anlayamasa da herkes tarafından kabul gören Mayakovski şiiriyle tanışması, Nazım için önemli olmuştur. Bir yandan da Moskova’da yaşadıkları ve Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde okudukları dönemde Nazım, büyük bir coşkuyla Marksizm incelemeye, inancını güçlendirmeye devam etmektedir. Her ne kadar, “19 Yaşım” şiirin de sevişmeye bile zaman bulamadığını ima ederken, biraz abartsa da… “… 24 saatte 24 saat Lenin 24 saat Marks, 24 saat Engels, Yüz dirhem kara ekmek, 20 ton kitap ve yirmi dakika şey!.. …” · Harekete katılıp, rejime ve sistemi programlayanlara inancı arttıkça “İnandık” şiirini yazacaktır Nazım…
“… İnandık! İnandık beynimizle!.. Her çizgisi rakamların ilminden çıkan tayyaremizin yükselmesine havalanmasına uçmasına …” · Marksist kuram ve avangard sanat estetiğini kesiştiren Nazım, “Şair” şiirinde komünizmle konstrüktivizmin sentezini yapmaya çalışıyordu… “… Şairim Bir yıl yağan yağmur kadar şiir yazdım… Fakat asıl şaheserime başlamak için Hafızı Kapital olmayı bekliyorum. …” · Düş gücü gelişmeye başlayan Nazım, Fütüristler gibi siyasi konuları basit sloganlar yerine şiirsel imgelerle duyurmak istiyordu. Kürsüde halka okunmak için yazdığı bu şiirler de toplumsal ve teknolojik dönüşümlerin gücünü ifade etmek ve hızlı geçişin zorluklarını eleştirmek için yazdığı “Makinalaşmak” isimli şiirin, deneysel dizgi biçimlerinden de yararlanmıştır. “… trrrrum, trrrrum, trrrrum! trak tiki tak! Makinalaşmak istiyorum! Mutlak buna bir çare bulacağım ve ben ancak bahtiyar olacağım karnıma bir türbin oturtup kuyruğuma çift uskumru taktığım gün! …” · Daha önceleri biraz da böbürlenerek yazdığı “Mavi Gözlü Dev ve Minnacık Kadın ve Hanımelleri” ne gönderme yaparak, ulaşamadığı ve kıskançlık krizlerine girdiği İlk eşi Nüzhet hanım için yazdığı tek şiiri “Gövdemdeki Kurt”, aynı zamanda karşılıksız aşkı için şiir yazamayacak kadar siyasetle uğraştığını göstermek içindir de… “… Sen benim minare boyunda çam gövdeme, yumuşak beyaz bir kurt gibi girdin, […] Yumuşak beyaz kıvrılışlarınla beynime giriyorsun kemiriyorsun! …” · Marksist kuramı Türkçe’ye aktarmak için kavramsal bir dil geliştirme çabası Nazım’ın ürettiklerinde ki en temel kaygısıdır. Bu yaptığının zorluğunu ve anlamlılığını “Yine Bu Bahse Dair: İlim”de görürüz. “… Hayat-harekettir!.. Hareket-tezat!.. Cemiyet tabiatın yapışmış gırtlağına sınıflar, sınıflara çekmiş bıçak!.. İşte bak! su bizim dışımızda dönen sizim oynadığımız sinema şeridinin beynimizin perdesinde “ilim” denen çizgileşmiş resmi var!.. “İlim” kavgadan doğar kavga içindir “ilim”. …” · Moskova’da olduğu dönemde yazdığı, Doğu’nun Batı tarafından genel olarak yanlış anlaşıldığını ya da hiç anlaşılamadığını dile getirdiği “Şark ve Garp (Piyer Loti)”, konu genelinde bir dönem özellikle etki alanı olan Piyer Loti’ye de atfendir. “… İşte Frenk şairinin gördüğü şark! […] Şark üstünde çıplak esirlerin aç geberdiği toprak! Şarklıdan başka herkesin orta malı olan memleket! Açlığın kıtlıktan öldüğü diyar! Ağzıan kadar buğdayla dolu ambar! Avrupanın ambarı! …” · Daha çok lirik şiir yazdığı düşünülen Nazım, Lenin’in “Materyalizm ve Ampiriyokritisizm” eserini iki şiirle açıklamaya çalışır ki bunlardan biri “Berkeley”dir. Berkeley’in maddi nesnelerin öznel bilinç ötesinde bir gerçekliği bulunmadığı şeklindeki iddiasına meydan okuyan kurmaca bir diyalogdur; “… Madem ki kendi fikrindir yüzen gemi, mademki kendi fikrindir umman, ne zaman var, ne mekan! Ne senin haricinde bir vücut ne senden evvel bir kimse mevcut, […] Lakin ey kara meyhanecilerin sarhoş papazı! Senin dışında değil miydi kıllı kollarında kıvranan meyhanecinin kızı? Yoksa kendi altında sen kendinle mi yattın? …”
Diğeri ise, Heraklitos’un doğa felsefesine duyduğu yakınlığı dile getirdiği “Moskova’da Heraklit’i Düşünüş” tür. “… Ben bu soğukta burda kalmazdım bu kadar çok anlamasam akan suyun lisanını, Kim bilir belki böyle bir akşam, böyle bir akşam, Heraklit alnını yeşil gözlü zeytinliklerde akan suya eğdi ve dedi: “Her şey değişip akmada, bu hal beni hayran bırakmada…” …” · Nazım’ın en büyük başarılarından biri de; şiirlerinde felsefenin uydurma bir alan değil, doğayı açıklanış yöntemlerinin en mühimi olduğunu sade bir dille anlatışıdır. Nazım için doğa, çevresinde olan olayları açıklamakta başarıyla kullandığı bir öznedir. Türkiye Komünist Partisi’nin iç çatışmalarına gönderme yaptığı “Bahri Hazer”de de, Rus Devrimi’ndeki olayları anlattığı “Salkımsöğüt”te de müziksel ritimler kullanır. “… Akıyordu su gösterip aynasında söğüt ağaçlarını. Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını! Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere! koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere! …” Batum’a yaptığı ilk ziyarette Kızıl Ordu süvarilerinin kahramanlıklarıyla tanışır… “… Birden bire kuş gibi vurulmuş gibi kanadından yaralı bir atlı yuvarlandı atından! …” · Türkiye hasreti gün geçtikçe artarken, dönüş için yasal izin alamayışı Nazım’ı vizesiz olarak sınırı geçmeye zorlamıştır. Yine Doğu Emekçileri Üniversitesinden bir yoldaşla “İsmail Bilen”le beraber 1928’de sınır kasabası Hopa’dan ülkeye girerken vizesiz giriş yapmaktan tutuklanarak Hopa cezaevine götürülmüşlerdir. Burada çok kötü şartlarda kalsa da Nazım, yoksul Anadolu köylüsüyle gerçekten tanışmış ve bakışı oldukça değişmiştir. “Hopa Mahpushanesi Notlarından” başlığı altında topladığı şiirlerinin arasında canlı sahneler ve karakterler yarattığı “Kızkapan Oğlu Vehpi ve Çocuk Muhitine Dair”de vardır… “… Bir gaz lambası… Çivilenmiş duvara.. Çivi, kuyruğunu kıvıra kıvıra bir defter kaadının kalbini delip geçmiştir. Kaat bembeyaz, kaat sapsarı.. Çivi kaadın kanını içmiştir. Lamba yağmurlu bir sabah güneşi gibi yanıyor ve defter kaadı sallanıyor asılmış bir adamın beyaz gömleği gibi.. Beyaz gömleğin göğsünde yazılar Var: Yedi günlük su, sidik ve temizlik nöbeti …” Yine ordayken yazdığı “Sükut”ta mahpusların bastırılmış öfkeleri, hapishane duvarının ardındaki denizin sesinde yankı bulur.. “… Dışarıda, karanlıklarda çatırdıyor deniz böğründen vurulmuş bir orman gibi… Biz içerde susuyoruz, susuyor zindan kanı içinde akan yaralı bir hayvan gibi… …” · 1929’da Latin harfleriyle basılan ilk şiir kitabı “835 Satır”dır. Kitapta, Sovyetler Birliği’ndeyken konstrüktivizmin etkisi altında yazdığı “Makinalaşmak”, “Açların Gözbebekleri”, “Şark ve Garp (Piyer Loti)”, “Berkley” ve siyasi bağlılığa davet niteliğindeki “Güneşi İçenlerin Türküsü” de vardır. “… şu güneşten düşen ateşte milyonlarla kırmızı yürek yanıyor! …” · Nazım’a, 1930’da Resimli Ay’da çalışırken, Va-Nu etrafta muhbirler olabileceğini anlatmak için tutkusunun ateşiyle kül olan halk kahramanı Kerem örneği verilir. Nazım da buna karşılık “Kerem Gibi” şiirini yazar ve Resimli Ay’da yayınlatır. “… Ben yanmasam sen yanmasan biz yanmazsak nasıl çıkar karan- -lıklar aydın- -lığa.. …” · 1932’de babası Hikmet bey ölüm döşeğindeyken, babasının çalıştığı sinemanın sahibi, açgözlü, savaş vurguncusu Süreyya paşa’nın mülk sahibi insanlara özgü davranışı Nazım’ı ziyadesiyle üzmüş ve “Gece Gelen Telgraf” kitabında yayınlanmak üzere “Bir Tecrübei Kalemiye”yi yazdırmıştır. “… O, bir zatımuhteremin pederi- Yemen çöllerinde açlıktan ölenlerin suyundan, ekmeğinden çalarak, kumun üstünde akan kandan yüzde yüz komisyon alarak han, hamam, apartıman yapmış… […] Son beş papelin hesabını vermeden ölmesin, diye kalbinin atışını saydınız. […] Babamın gözleri artık simsiyah defterleri göremiyordu… Fakat yine siz haklısınız: o gündü hesap günü. Taktınız tenezzülen kendi elinizle siz bir ölünün burnuna gözlüğünü, beş papelin hesabını istediniz. …” · 1933’de tutuklanan Türkiye Komünist Partisi üyeleri arasında Nazım’ın da adı geçtiğinden eserlerinin yasaklanması için kampanya yürütülüyordu. 171. maddeden yargılanıyor ve Nazım’ın idamı isteniyordu. Dışarıda endişe içinde olan Piraye’ye yazdığı “Karıma Mektup” bu duruma bir cevaptır aslında… “… Fakat emin ol ki sevgili; zavallı bir çingenenin kıllı, simsiyah bir örümceğe benzeyen eli geçirecekse eğer ipi boğazıma, Mavi gözlerimde korkuyu görmek için boşuna bakacaklar Nazıma! […] Paran varsa eğer bana fanila bir don al, tuttu bacağımın siyatik ağrısı, Ve unutma ki daima iyi şeyler düşünmeli bir mahpusun karısı. …” · Bir dönemler araları iyi olan Peyami Safa ile Nazım ayrı düşmüşler ve birbirlerini yermeye başlamışlardır. Peyami Safa, Yeni Gün’de yazdığı bir yazıda Nazım’a anti-Marksist ve fırsatçı olmakla itham edince, Nazım dayanamaz ve Osmanlı’nın büyük şairi Namık Kemal’le ilişkilendiren “Bir Provokatör Üstünde Hiciv Denemeleri” adlı yergi şiirini yazar. “… bir düşün ve hatırla ki, son defa: O, takma aslan yeleli Namık Kemal üstadın senin; abanoz ellerinden zenci kölesinin som altın taslarla şarap içerek ve “didarı hürriyet”in dizinde kendi kendinden geçerek …” · Sansürden, artan faşizmin sinsi etkilerinden bahsedip (Taranta-Babu’nun geniş gövdesiyle özdeşleştirilen faşizm doğanın ritmini ve bolluğunu kötüye kullanır) , çözümü uluslar arası dayanışmada bulduğunu söyleyen Nazım “Tanta Babu’ya Mektuplar”da savaşı, kapitalist Avrupa’nın çılgınlığını, 1935’de Mussolini tarafından işgal edilen Habeşiştan (Etiyopya) insanının günlük yaşayışını ve gazete haberlerini yazar. 1; “… Roma’da Roma’yı aradım!.. Burada artık büyük ustalar mermeri ipekli bir kumaş gibi Kesmiyor; Floransa’da rüzgar esmiyor!.. Ne Dante Aligeri’den şarkılar, […] Roma’nın büyük Roma’nın geniş caddelerinde bugün […] yalnız bir kara yalnız bir kanlı gölge var …” 2; “… İtalya’nın nakışlarında güneşler oynaşan ipekli şalları, Pompei yollarında kara katırların nalları, boyalı kutusunda Verdi’nin yüreği atan laternası ve ala düdük makarnası kadar faşizmi de meşhuuurdur Taranta-Babu …” 3; “… büsbütün tersine burada bu!.. Bir öyle şaşılası dünya ki burası. bollukla ölüyor kıtlıkla yaşıyor. Varoşlarda hasta, aç kurtlar gibi insanlar dolaşıyor […] insanları sözle besliyorlar, domuzları patatesle …” 4; “… Düşün beni, kollarım, senin üç çocuk doğurmuş geniş kalçalarındayken… …” 5; “… Dinle bak: zincirlerini kırıyor Roma’nın varoşlarında SPARTAKUS!.. …” · Tarihsel şiirin en iyi örneklerinden olan ve 1936’da yazdığı “Şeyh Bedreddin Destanı”nda Nazım, Ortaçağ’da Osmanlı imparatorluğu topraklarındaki bir feodal toprak mülkiyeti ve kulluğa karşı Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanların beraber katıldığı köylü ayaklanmasını ve Bedreddin’in seferini komünizme benzetir. 1; “… Hep bir ağızdan türkü söyleyip hep birlikte sulardan çekmek ağı, demiri oya gibi işleyip hep beraber, hep beraber sürebilmek toprağı, ballı incirleri hep beraber yiyebilmek, yarin yanağından gayri her şeyde her yerde hep beraber! diyebilmek için on birler verdi sekiz binini.. …” 2; “… Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların zaruri neticesi bu! deme, bilirim! O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim. Ama bu yürek o, dilden anlamaz pek. …” 3; “… Ne ah edin dostlar, ne ağlayın! Düne bugüne bugünü yarına bağlayın! …” · 1938’e gelindiğinde Atatürk sağlığını kaybetmeye ve mecliste iktidar kavgaları artmaya başlamıştı. Hukuk etkisiz kalmış, yargısız infazlar başlamıştı iyiden iyiye. Ancak, Piraye’siyle güzel günler geçiren Nazım’ı da bu karmaşanın içine sokmaya uğraşıyorlardı. Bir grup Harp Okulu öğrencisini Nazım Hikmet’in kitaplarını okumak, bulundurmak ve üzerinde konuşmaktan yargılıyorlardı. Buna sebep olan Nazım’ı da yargılıyorlardı elbette. Sebepsiz yere, hukuki dayanağı olmadığı halde Askeri Mahkeme’de sorgulanan ve suçlu bulunan Nazım, Ankara Askeri Cezaevine girdi. Orada yazdığı “Bir Cezaevinde, Tecritteki Adamın Mektupları”nda Piraye için yazdığı şiiri; “… Senin adını kol satımın kayışına tırnağımla kazıdım. […] Bana kendimden başkasıyla konuşmak yasak. Ben de kendimle konuşuyorum. Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi şarkı söylüyorum karıcığım. …” Uzun süre tecritte kalan Nazım’ın, hayata duyduğu bağın daha çok güçlendiği “Bugün Pazar” adlı şiirinde de görülür. “… Bugün Pazar. Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar. Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak bu kadar mavi bu kadar geniş olduğunu şaşarak kımıldamadan durdum Sonra saygıyla toprağa oturdum, dayadım sırtımı duvara. Bu anda ne düşmek dalgalara, bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım, Toprak, güneş ve ben… Bahtiyarım… …” · Hapisteki tüm kötü koşullara rağmen ülkenin durumu, dünyanın durumu Nazım tarafından hep yakından izlenmiştir. 1939’da Erzincan’da olan depremden çok etkilenmiş ve içeride olmanın verdiği çaresizlikle “Kötü Haber” isimli şiiri yazmıştır. “… Erzincan’da bir kuş var kanadında gümmüş yok. Gitti yarim gelmedi gayrı bunda bir iş yok. Oy, dağlar, dağlar, dağlar… Aldı ellerine kanlı başını karın ortasında Erzincan ağlar… O ağlamasın da kimler ağlasın… …” · Nazım’ın yaşam gailesi mapushane’deyken de devam ediyordu. Üstelik daha da artarak… Çankırı cezaevindeyken Piraye, kendisi de cezaevinde olan Kemal Tahir, Sinop cezaevinden arkadaşlarına da maddi olanaklar yaratıyordu. Kumaş dokuyordu, resim yapıyordu, çeviri yapıyordu v.b. Tüm bunlar 1947’ye geldiklerinde Nazım’ı hayli yormuş ve hasta düşürmüştü. Yine de kalemiyle para kazanma çabası devam etmekteydi. Bu dönemde yazdığı “Ben İçeri Düştüğümden Beri” şiirinde de bu çabadaki yol arkadaşı kalemine ve önemine değinir. “… Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya. Ona sorarsanız: “lafı bile edilmez. mikroskobik bir zaman.” Bana sorarsanız: “On senesi ömrümün.” Bir kurşun kalemim vardı ben içeri düştüğüm dene. Bir haftada yaza yaza tükeniverdi. Ona sorarsanız: “bütün bir hayat.” Bana sorarsanız: “adam sen de, bir iki hafta.” …” · Hapishanede kaldığı dönemde sağlık problemleri çalışmalarını engellemeye başladıkça çaresiz kalan Nazım, annesinin ayarladığı özel doktora gider ve kalbinde bir problem olduğunu öğrenir ki neredeyse her önemli mesele üzerine şiir yazan şair, bunun için de hastalığın adı olan “Angina Pektoris”i yazar. “… Yarısı buradaysa kalbimin yarısı Çin’dedir, doktor. Sarınehre doğru akan ordunun içindedir. […] Ne arteryo skleroz, ne nikotin, ne hapis, işte bu yüzden, doktorcuğum, bu yüzden bende bu angina pektoris… Bakıyorum geceye demirlerden ve iman tahtamın üstündeki baskıya rağmen kalbim en uzak yıldızla birlikte çarpıyor… …” Piraye, 1938-1948 yılları arasında, hapis hayatının 10 yıllık bölümünde Nazım için bir kurtarıcı olmuştur. Bu dönemde Piraye’ye aşk dolu sözler ederken; “… Ne güzel şey hatırlamak seni: ölüm ve zafer haberleri içinden, hapiste ve yaşım kırkı geçmiş iken… Ne güzel şey hatırlamak seni: bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin ve saçlarında vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının… …” Daha sonraları imkânsızlıklar yüzünden de olsa çok sık ziyaret edilemediğinden yakınır Nazım. Hapishane yaşamının diğer mahkumlar gibi kendisini de duygusal ve cinsel yönden etkilediğini düşünüyor olacak ki Piraye’ye “Lodos” adlı şiiri yazmıştır. “… Biz altı yüz adet kadınsız erkeğiz. Alınmış elimizden doğurtmak imkanımız. En müthiş kudretim yasak bana: yeni bir hayat aşılamak, bereketli bir rahimde yenmek ölümü, yaratmak seninle beraber: sevgilim, yasak bana etine dokunmak senin… …” · İkinci Dünya Savaşı ve etkileri dünyayı kasıp kavururken içerde olmak Nazım’a çok güç gelmektedir. Kişisel bir ikileme toplumsal bir anlam yüklemeyi başardığı için kişisel şiir yazarken kendi dışında olan dünyaya da ulaşır. 1945’de yazdığı şiir gibi… “… Oğlumuz hasta, babası hapiste, senin yorgun ellerinde ağır başın, dünyanın hali gibi halimiz… …” Ya da; “… Bizi esir ettiler, bizi hapse attılar: beni duvarların içinde, seni duvarların dışında. Ufak iş bizimkisi, Asıl en kötüsü: bilerek bilmeyerek hapishaneyi insanın kendi içinde taşıması… insanların birçoğu bu hale düşürülmüş, namuslu, çalışkan, iyi insanlar ve seni sevdiğim kadar sevilmeye layık… …” Ve; “… 1945 yılı Aralık ayının dördü İlk göz göze geldiğimiz günkü elbiseni çıkar sandıktan, giyin, kuşan, benze bahar ağaçlarına… Hapisten mektubun içinde yolladığım karanfili tak saçlarına, kaldır, öpülesi çizgilerle kırışık beyaz, geniş anlını, böyle bir günde yılgın ve kederli değil, ne münasebet, böyle bir günde bir isyan bayrağı gibi güzel olmalı Nazım Hikmet’in kadını…
…” · 1948’e geldiğinde Nazım, artık yeni aşklar ve heyecanlar peşindedir. O dönem, hayallerini tutkuyla süsleyen dayıkızı Münevver’le birbirlerini keşfetmek için geç kaldıklarını düşünür ve “Güz”ü yazar. “… Günler gitgide kısalıyor, yağmurlar başlamak üzre. Kapım ardına kadar açık bekledi seni, Niye böyle geç kaldın? Soframda yeşil biber, tuz, ekmek, Testimde sana sakladığım şarabı içtim yarıya kadar bir başıma seni bekleyerek niye böyle geç kaldın? Fakat işte ballı meyveler dallarında olgun, diri duruyor. Koparılmadan düşeceklerdi toprağa biraz daha gecikseydin eğer… …” Ancak Münevver evlidir ve küçük bir çocuğu vardır. Küçüklükten beri Nazım’a ilgi duysa da düzenini hemen bozamaz. Bu duruma içerleyen Nazım, biraz da Piraye’yi yüzüstü bırakmanın vicdan azabıyla Piraye’nin oğlu Memet’e “Prolog” şiirini gönderir. “… En ümitsiz macera: yedi yerden yara almak değil. En ümitsiz macera: ipin ucunu kaybetmek elinden ve gözlerimiz koyun gözü gibi mahzun, bıçağın altına kendiliğinden bıçağın altına bıkkın ve uzun yatıvermesi boynumuzun … Münevver için; Siz sadece bir rivayetsiniz. Durup dinlenmeden işliyor kafam, durup dinlenmeden yaratıyor sizi. Ve ben dokunmayan ellerimle giydiriyorum çırılçıplaklığınıza yeşil entarinizi… …” Piraye için; Bu akşam, belki şimdi, su dakka sen arkadan bıçaklandın bacım. hem de ben bıçakladım seni, kanın damlıyor ellerimden.
…” · Uzun yıllardır haksız nedenlerle hapiste yatan Nazım, bir dönem intiharı bile düşünmüş, kendisiyle aynı hapishanede olan Balaban’ın desteğiyle bu fikirden vazgeçmiştir. Yaşadığı haksızlığı dile getirmek isteyen Nazım, ülkedeki ve dünyadaki bir çok aydın ve sanatçının da desteğiyle açlık grevi yapmıştır. Bu süreçte Yazarlar Birliğinin 15 mayısı Nazım’ın özgürlük mücadelesini anma günü ilan etmesi Nazım’a büyük bir moral vermiş ve “Açlık Grevinin Beşinci Gününde” şiirini yazdırmıştır. “… Kardeşlerim, biliyorum, yine de yaşamakta devam edeceğim yanı başınızda: Aragon’un mısraında olacağım --gelecek güzel günleri anlatan her mısraında— ve beyaz güvercininde Picasso’nun ve robenson’un türkülerinde ve asıl ve en güzeli: Marsilya dok işçilerinden yoldaşımın muzaffer gülüşünde olacağım. …” · 1939’da cezaevine girip Anadolu insanını tanımaya başladıkça Nazım, bir çok kez ismini değiştirip en son “Memleketimden İnsan Manzaraları” olarak kesinleştirdiği ve bir çok edebi türü bir arada kullandığı eserinde alfabetik olarak sıralanmış karakterlerin yaşamlarını, hayallerini ve umutlarını anlatır. “… galip …” · Piraye’nin yüreğinde tekrar bir yer edinmek isteyen Nazım, Piraye’yi ikna etmek için eserlerindeki karakterleri de kullanır. “Memleketimden İnsan Manzaraları”ndaki Ayşe ile hapisteki kocası Halil arasındaki mektuplaşma aslında kendisi ile Piraye’yi temsil eder. Ama yine de tüm bu süre içinde Münevver’den ümidi tam olarak kesmemiştir. Dostları aracılığıyla kendisine çeşitli sözler iletmektedir. “… Mahzundu Halil, Ayşe’nin yazısını görünce unuttu mahzunluğunu, […] Okudu Ayşe’nin mektubunu bir kerre daha. Doymadı. Eski mektupları aldı dosyadan. Tarihsizdiler. Halil numara koymuştu hepsine. Ayşe’den son sekiz ayda gelen mektuplar. Dizdi mektupları iskambil falı açar gibi üstüne masanın. …” Ayşe’nin mektubu; “… Bu mektubu yatakta hasta yazıyorum sana. Burada olsaydın bana ne iyi bakardın. Leyla bastı altısına. Yaşına göre zayıf: uyutuyorum gündüzleri. Şimdi uyandırdım: yanakları pembe pembe adeta büyük insanlarınki gibi ela gözleri. …” · “Memleketimden İnsan Manzaraları”nda sadece memleketi anlatmaz Nazım. Mesela Türk hapishanelerindeki komünistler ile Doğu Cephe’sindeki Kızıl Ordu arasında bağlantı kurarak, Leningrad Senfonisine gönderme yaparak devam eder… “… Dört lambalı ve 29 modelliydi hapisanede radyo. On beş gün önce yolladılar Halkevinden. Ve koridora kurdular. Dışarıda soğuk ve cam gibi bir gecenin altında tüyleri diken diken, kaskatı donmuştu bozkır. İçerde, hapisane, uykusundadır. İçerde yalnız üç kişi uyanık: nöbet yerinde gardiyan (taşlığa ateş yakmış ısınmakta), ve radyo başında Halil, ressam Ali, Bethoven Hasan. Sesi kısmışlar. Ve beş yüz kilometre güneylerinde turunç bahçesini dolduran senfoniyi dinliyorlar binlerce kilometre kuzeydoğularındaki Moskova’da. …” · Sonunda anlamıştır ki Piraye tekrar bir ilişki başlatamayacak kadar fazla incinmiştir. Tamamen ümidi kestiği dönem de Münevver’e de iyiden iyiye yakınlaşmıştır. Münevver de bu sırada kocası ile olan beraberliğini sonlandırmış ve Nazım’a meyletmiştir. 1950’de afla beraber hapisten çıkan Nazımla Münevver, ilk etapta Va-Nu’nun yanına yerleşmişlerdir. Daha sonra ayrı bir eve çıkmışlar ve bu dönemde hamile kalan Münevver ile Nazım’ın Memed Nazım adında bir oğulları olmuştur. Yaklaşan doğum öncesi Nazım’ın duyguları şöyledir; “… Yavrum Kız olsun, oğlan olsun, kaç yaşında olursa olsun, yavrum düşmesin istiyorum hapislere güzelden, haklıdan, barıştan yana diye. …” Hapisten yeni çıkmış, yeni bir oğlu ve bakmakla yükümlü olduğu bir ailesi olan Nazım’ın diğer insanlar gibi bir hayatı olması pek mümkün olmuyordu. Münevverin, arkadaşlarının ve kendisinin üzerindeki polis baskısı oldukça fazladır. Komünist Partiyle hiçbir bağını bulamayınca sağlık problemleri nedeniyle yapmadığı askerliği ön plana çıkmıştır. Çok sıkışan Nazım, Moskova’ya kaçmak zorunda kalır. Kaçışın zorlukları dışında, yıllar sonra sistemle ve sistemin yarattığı insanlarla yeniden karşılaşmak da Nazım için zor olmuştur. Moskova’da kaldığı süre içinde bir çok mesele üzerine eserler verecek ancak hayatında aşkın olmayışı 1949-1956 yılları arasında fazlaca şiir yazdırmayacaktır Nazım’a. Yazdığı bazı şiirler şöyledir; 1954’de Bikini adalarında yapılan hidrojen bombası denemeleri için “Japon Balıkçısı” şiirini yazmıştır. “… Balık tuttuk yiyen ölür. Elimize değen ölür. Bu gemi bir kara tabut, lumbarından giren ölür. Balık tuttuk yiyen ölür, İkinci Dünya Savaşı sırasında Hiroşima’ya atılan atom bombası için 1955’de Japonya’da düzenlenen Dünya Barış Konferansı sırasında “Kızçocuğu”nu yazmıştır. “Kapıları çalan benim · Nazım, tarihin büyük adamlar tarafından yapılmadığına inanırdı. Bu nedenle 1950’lere gelindiğinde Sovyetler de hissettiği Stalin’ci baskı ve herkesin Stalin’i övücü eserler verişi Nazım’ı oldukça rahatsız ediyordu. “… taştandı tunçtandı alçıdandı kaattandı iki santimden yedi metreye kadar taştan tunçtan ve kaattan çizmeleri dibindeydik şehrin bütün meydanlarında parklarda ağaçlarımızın üstündeydi taştan tunçtan ve kaattan gölgesi taştan tunçtan ve kaattan bıyıkları lokantalarda içindeydi çorbamızın odalarımızda taştan tunçtan ve kaattan gözleri önündeydik yok oldu bir sabah yok oldu çizmesi meydanlardan gölgesi ağaçlarımızın üstünden çorbamızdan bıyığı odalarımızdan gözleri ve kalktı baskısı binlerde taşın tuncun alçının ve kaadın. …” · Yinede Stalin öldüğünde Lenin’e yazdığı gibi Stalin’e de, övücü “5 Mart 1953” şiirini yazmıştır. “… Seviyorum onu, Marxı, Engelsi, Lenini sevdiğim gibi, sevdiğiniz gibi, aynı muhabbetle, aynı hürmetle. […] Yoldaşlarım, Sovyet insanları, günler ağır, Onsuz geçirilecek bu ağır günler sarsıntısız, çatlaksız, ama onunla ve Leninle beraber …” · Nazım, Sovyetlerde kaldığı dönemde Vera ile tanışana dek kendisinin deyimiyle “şiirini yüreğinin kanıyla yazamadığından” pek şiir yazmamıştır. Bu dönemde; radyo programları ve senaryo (film ve tiyatro) çalışmaları yapmıştır. Vera hayatına girince, Türkiye’de oğluyla bırakıp geldiği Münevver tıpkı Piraye’de hissettiği gibi vicdan azabı yaşatmıştır Nazım’a ve “İki Sevda” şiirini yazdırmıştır. “… Gülüp ağlıyor sevdiğim kadınlar iki dilde. Dostlar nasıl bir araya geldiniz? Birbirinizi tanımazsınız. Nerde bekliyorsunuz beni? Beyazıt’ta Çınarlı Kahve’de mi Gorki Parkı’nda mı? …” · Genellikle evli kadınlara aşık olan Nazım, bir süre de Vera’yı kocasından ayrılması hususunda ikna için uğraşır. Sonunda başarır ve beraberce bir tatile çıkarlar. Burada çok güzel zamanlar geçiren Nazım Vera için “Sabah Karanlığı” şiirini yazar. “… kıyasıya bahtiyarımdır azıcık utanırım ama azıcık. Yolculuğa hazır bir yelken gibidir. aydınlık bir yelken gibi sabahleyin odamızda karanlık, Gülüm çıkar yataktan bir kayısı gibi çıplak. …” · 1959’a gelindiğinde Münevver’ e olan hisleri tamamen bitmiş değildir ki onun için “Hasret” şiirini yazdırmıştır Nazım’a… “… Yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli, belini sarmayalı […] Yüz yıldır bekliyor beni bir şehirde bir kadın. Aynı daldaydık, aynı daldaydık. Aynı daldan düşüp ayrıldık, Aramızda yüz yıllık zaman, yol yüz yıllık Yüz yıldır alacakaranlıkta koşuyorum ardından. …” · Tüm bu yazdıkları, Münevver ve oğlu kendisi için hem de zor koşullarla Varşova’ya geldikten sonra bile Vera ile evlenmesine engel olamamıştır. Vera ile evlenirler, Münevver ve oğlunu geride bırakarak Va-Nu’ların Abidin Dino’ların olduğu Paris’e giderler. Burada gördükleri şu şiiri yazdırır Nazım’a… “… On dokuz yaşım Beyazıt Meydanı’ndan geçiyor Kızıl Meydan’a Konkord’a iniyor Abidin’e rastlıyorum da mey- danlardan konuşuyoruz evveli gün Gagarin en büyük meydanı dolaşıp döndü […] Bir de genç kadın uyuyor tavan arasındaki odamda Paris Damlarının bacalarına karışmış Yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu Saman sarısı saçları bigudili mavi kirpikleriyse yüzünde bulut Çekirdekteki meydanla çekirdekteki yapıdan konuşuyoruz Abidin’le meydanda fırdönen Celalettin’den konuşuyoruz. …” · 1962’ye gelindiğinde Moskova’da bulunan Nazım bulanıyor, uykusuzluk çekiyor, kabuslar görüyordu. Çıkış yolu olarak yine şiire sarıldı ve “Moskova, Mayıs 1962 tarihli” kısa şiirler yazmaya başladı. “Fasulya gibi yaşıyorum son zamanlarda kuru fasulya gibi kuru fasulyanın pilakisi yapılır benden o da yapılmaz” · Bu süreçte Vera ile ilişkileri biraz bozulmuş ve birbirlerinden uzaklaşmışlardır. Nazım bu dönemde bir çok başlıksız, kısa şiir yazmıştır. “Yoruldum ağırlığımı taşımaktan […] ayak izlerimin ağırlığını duyacaksın içinde uzaklaşan ayak izlerimin ve hepsinden dayanılmazı bu ağırlık olacak.” 31 Mayıs 1962 tarihli şiirin de daha da bitkindir… “bütün kapılar kapalı inik bütün perdeler […] yoruldum yakalanmazı kovalamaktan bir cigara içeyim.” · Afrika’lı ve Asya’lı yazarların düzenlediği bir dizi gezi ve toplantılara katılan Nazım’ın yaşama sevinci yeniden canlanmıştır. Çocukluğunun sevinçli anlarını hatırlayacak kadar hem de. “Severmişim Meğer” şiirinde olduğu gibi mesela… “… çamurlu karanlık sokakta bata çıka Karagöz’e gidiyorum ramazan gecesi önde körüklü kaat fener belki böyle bir şey olmadı belki bir yerlerde okudum sekiz yaşında bir oğlanın Ka- ragöze gidişini ramazan gecesi İstanbul’da dedesinin elinden tutup dedesi fesli ve entarisinin üstüne samur yakalı kürkü- nü giymiş ve harem ağasının elinde fener ve benim içim içime sığmıyor sevinçten …” Sağlığının kötü olması bir yana bir de yalnızlık hisseder Nazım; “Kocalmağa alışıyorum dünyanın en zor zannatına, kapıları çalmağa son kere, durup durmadan ayrılığa, […] ölüm kendinden önce bana yalnızlığı yolladı.” der. · Nazım, bireyci bilinci ontolojik bir çerçeveye yerleştirdiği “Masalların Masalı” da şöyle der; “… Su başında durmuşuz çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz. Sunda suretimiz çıkıyor, çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün, Suyun şavkı vuruyor bize çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze. … Önce kedi gidecek kaybolacak suda sureti. Sonra ben gideceğim kaybolacak suda suretim. Sonra çınar gidecek kaybolacak suda sureti. Sonra su gidecek güneş kalacak, sonra o da gidecek. …” · 1963’de Nazım artık pek şiir yazmaz olmuştur. “Cenaze Merasimim” ölümü kabullenmeye çalışmanın şiirdir. “Bizim avludan mı kalkacak cenazem? · 2 Haziran 1963’de Nazım Hikmet’in cebinde, ölümü yaşamsal bir aşama gibi tariflediği son şiiri bulunur. “Gelsene dedi bana Kalsana dedi bana Gülsene dedi bana Ölsene dedi bana Geldim Kaldım Güldüm Öldüm”
Sengül Cilban |
|
| Son Güncelleme ( 21 10 2008 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|









