Ana Menü
Anasayfa
Forum
Köşe Taşları
Necmi Otçu'dan Öykünmeler
Anı - Anlatı - Deneme
İletişim
Arama
Bizden Şiirler
Necmi Otçu Şiir Kitapları
Köşe Taşları
Mustafa Akyürek
ÇOĞUL SÜRGÜN
Necmi Otçu
*,FANTİRİ FİTTON YASASI
Sine Meretıko
dikmen
ŞİİRLERİYLE BİR ŞAİRİN HAYAT HİKÂYESİ "NAZIM HİKMET RAN" PDF Yazdır E-Posta
Yazar SENGÜL   
21 10 2008

 

Nazım’ı anlamak; ifade bütünlüğünde yaşayan bu büyük adamı, belki de şiirlerin de, oyunların da, mektupların da anlamaktır...

· 1913 yılında, Osmanlı Devleti 1. Dünya savaşına henüz katılmamışken, topraklar çeşitli tehditler altındayken, etrafında olanlardan hayli etkilenen ve kendisinin de görevleri olduğunu düşünen, şair adayı Nazım’ın ilkokulda yazdığı şiiri “Feryad-ı Vatan”;

“…

Sisli bir sabahtı henüz

Etrafı bürümüştü bir duman

Uzaktan geldi bir ses ah aman aman!

Sen bu feryad-ı vatanı dinle işit

Dinle de vicdanına öyle hükmet

Vatanın parçalanmış bağrı

Bekliyor senden ümit

…”

· Yurdun dört bir yanının işgal altında oluşu, 1921’de Batı Anadolu’da krizin baş göstermesi, çoluklu, çocuklu, kadınlı, erkekli herkesin etkinlik gösterdiği Ulusal bir Kurtuluş Savaş”nın yapılıyor oluşu, şair Nazım Hikmet’i ve yakın arkadaşı Va-Nu’yu harekete geçirmiş ve cepheye gitmek için askerlik şubesine isimlerini yazdırmışlardır. Annesinin kuzeni Ali Fuat Cebesoy tarafından, o dönem sınırsız yetkilerle başkomutanlığa getirilen Mustafa Kemal’le tanıştırılan Nazım ve Va-Nu’ya, Mustafa Kemal tarafından bir öğüt verilir. “Bazı genç şairler modern olsun diye, mevzusuz şiir yazmak yoluna sapıyorlar. Size tavsiye ederim, gayeli şiir yazınız” . Bu sözler Nazım’a, İstanbul gençliğine seslenen ve birkaç gün içinde basılacak olan, biçim ve içerik açısından oturmamış ve eskiyi tekrarlayan, yine de isyankâr ve sorgulayıcı tınılara sahip, 3 sayfalık şu şiiri yazdırmıştır.

“…

Gel ey imanlı gençlik, gel ey beklenen gençlik,

Gel ki Anadolu’da senin bükülmez, çelik

İmanına, azmine ümit bağlayanlar var?

O satılmış vezire, o satılmış kullara

O satılmış hünkâra siz de mi katıldınız?

Siz de mi satıldınız, siz de mi satıldınız?

…”

· Nazım, yol arkadaşı Va-Nu ile beraber ilk kez gittikleri Moskova’da, rejimi ve insanlar üzerindeki etkilerini görür. Belki de gerçek yaşamla ilk kez yüz yüze gelen Nazım, şaşırır ve ilk izlenimlerini “Açların Gözbebekleri”nde yazar.

“…

Açlar dizilmiş açlar!

Ne erkek, ne kadın, ne oğlan ne kız

sıska cılız

eğri büğrü dallarıyla

eğri büğrü ağaçlar

[…]

Fakat

Artık imanımıza inemez tokat!

Demirleşti bağrımız,

Çünki ağrımız

30.000.000

deli gözbebekleri!

gözbebekleri!

…”

· Bir yandan şiir de içerik ve biçimsel anlamda farklılık aradığı dönemde, ne dediğini anlayamasa da herkes tarafından kabul gören Mayakovski şiiriyle tanışması, Nazım için önemli olmuştur. Bir yandan da Moskova’da yaşadıkları ve Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde okudukları dönemde Nazım, büyük bir coşkuyla Marksizm incelemeye, inancını güçlendirmeye devam etmektedir. Her ne kadar, “19 Yaşım” şiirin de sevişmeye bile zaman bulamadığını ima ederken, biraz abartsa da…

“…

24 saatte 24 saat Lenin

24 saat Marks,

24 saat Engels,

Yüz dirhem kara ekmek,

20 ton kitap

ve yirmi dakika şey!..

…”

· Harekete katılıp, rejime ve sistemi programlayanlara inancı arttıkça “İnandık” şiirini yazacaktır Nazım…

 

“…

İnandık!

İnandık beynimizle!..

Her çizgisi rakamların ilminden çıkan

tayyaremizin

yükselmesine

havalanmasına

uçmasına

…”

· Marksist kuram ve avangard sanat estetiğini kesiştiren Nazım, “Şair” şiirinde komünizmle konstrüktivizmin sentezini yapmaya çalışıyordu…

“…

Şairim

Bir yıl yağan yağmur kadar şiir yazdım…

Fakat asıl

şaheserime

başlamak için

Hafızı Kapital olmayı bekliyorum.

…”

· Düş gücü gelişmeye başlayan Nazım, Fütüristler gibi siyasi konuları basit sloganlar yerine şiirsel imgelerle duyurmak istiyordu. Kürsüde halka okunmak için yazdığı bu şiirler de toplumsal ve teknolojik dönüşümlerin gücünü ifade etmek ve hızlı geçişin zorluklarını eleştirmek için yazdığı “Makinalaşmak” isimli şiirin, deneysel dizgi biçimlerinden de yararlanmıştır.

“…

trrrrum,

trrrrum,

trrrrum!

trak tiki tak!

Makinalaşmak

istiyorum!

Mutlak buna bir çare bulacağım

ve ben ancak bahtiyar olacağım

karnıma bir türbin oturtup

kuyruğuma çift uskumru taktığım gün!

…”

· Daha önceleri biraz da böbürlenerek yazdığı “Mavi Gözlü Dev ve Minnacık Kadın ve Hanımelleri” ne gönderme yaparak, ulaşamadığı ve kıskançlık krizlerine girdiği İlk eşi Nüzhet hanım için yazdığı tek şiiri “Gövdemdeki Kurt”, aynı zamanda karşılıksız aşkı için şiir yazamayacak kadar siyasetle uğraştığını göstermek içindir de…

“…

Sen

benim

minare boyunda çam gövdeme,

yumuşak

beyaz

bir kurt gibi girdin,

[…]

Yumuşak

beyaz

kıvrılışlarınla

beynime giriyorsun

kemiriyorsun!

…”

· Marksist kuramı Türkçe’ye aktarmak için kavramsal bir dil geliştirme çabası Nazım’ın ürettiklerinde ki en temel kaygısıdır. Bu yaptığının zorluğunu ve anlamlılığını “Yine Bu Bahse Dair: İlim”de görürüz.

“…

Hayat-harekettir!..

Hareket-tezat!..

Cemiyet tabiatın yapışmış gırtlağına

sınıflar, sınıflara çekmiş bıçak!..

İşte bak!

su bizim dışımızda dönen

sizim oynadığımız sinema şeridinin

beynimizin perdesinde “ilim” denen

çizgileşmiş resmi var!..

“İlim” kavgadan doğar

kavga içindir “ilim”.

…”

· Moskova’da olduğu dönemde yazdığı, Doğu’nun Batı tarafından genel olarak yanlış anlaşıldığını ya da hiç anlaşılamadığını dile getirdiği “Şark ve Garp (Piyer Loti)”, konu genelinde bir dönem özellikle etki alanı olan Piyer Loti’ye de atfendir.

“…

İşte Frenk şairinin gördüğü şark!

[…]

Şark

üstünde çıplak

esirlerin

aç geberdiği toprak!

Şarklıdan başka herkesin

orta malı olan memleket!

Açlığın kıtlıktan öldüğü diyar!

Ağzıan kadar

buğdayla dolu ambar!

Avrupanın ambarı!

…”

· Daha çok lirik şiir yazdığı düşünülen Nazım, Lenin’in “Materyalizm ve Ampiriyokritisizm” eserini iki şiirle açıklamaya çalışır ki bunlardan biri “Berkeley”dir. Berkeley’in maddi nesnelerin öznel bilinç ötesinde bir gerçekliği bulunmadığı şeklindeki iddiasına meydan okuyan kurmaca bir diyalogdur;

“…

Madem ki kendi fikrindir yüzen gemi,

mademki kendi fikrindir umman,

ne zaman var,

ne mekan!

Ne senin haricinde bir vücut

ne senden evvel bir kimse mevcut,

[…]

Lakin ey kara meyhanecilerin sarhoş papazı!

Senin dışında değil miydi

kıllı kollarında kıvranan meyhanecinin kızı?

Yoksa kendi altında sen

kendinle mi yattın?

…”

 

Diğeri ise, Heraklitos’un doğa felsefesine duyduğu yakınlığı dile getirdiği “Moskova’da Heraklit’i Düşünüş” tür.

“…

Ben bu soğukta

burda kalmazdım bu kadar çok

anlamasam akan suyun lisanını,

Kim bilir belki böyle bir akşam,

böyle bir akşam,

Heraklit alnını

yeşil gözlü zeytinliklerde akan suya eğdi ve dedi:

“Her şey değişip akmada,

bu hal beni hayran bırakmada…”

…”

· Nazım’ın en büyük başarılarından biri de; şiirlerinde felsefenin uydurma bir alan değil, doğayı açıklanış yöntemlerinin en mühimi olduğunu sade bir dille anlatışıdır. Nazım için doğa, çevresinde olan olayları açıklamakta başarıyla kullandığı bir öznedir. Türkiye Komünist Partisi’nin iç çatışmalarına gönderme yaptığı “Bahri Hazer”de de, Rus Devrimi’ndeki olayları anlattığı “Salkımsöğüt”te de müziksel ritimler kullanır.

“…

Akıyordu su

gösterip aynasında söğüt ağaçlarını.

Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını!

Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere!

koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere!

…”

Batum’a yaptığı ilk ziyarette Kızıl Ordu süvarilerinin kahramanlıklarıyla tanışır…

“…

Birden

bire kuş gibi

vurulmuş gibi

kanadından

yaralı bir atlı yuvarlandı atından!

…”

· Türkiye hasreti gün geçtikçe artarken, dönüş için yasal izin alamayışı Nazım’ı vizesiz olarak sınırı geçmeye zorlamıştır. Yine Doğu Emekçileri Üniversitesinden bir yoldaşla “İsmail Bilen”le beraber 1928’de sınır kasabası Hopa’dan ülkeye girerken vizesiz giriş yapmaktan tutuklanarak Hopa cezaevine götürülmüşlerdir. Burada çok kötü şartlarda kalsa da Nazım, yoksul Anadolu köylüsüyle gerçekten tanışmış ve bakışı oldukça değişmiştir. “Hopa Mahpushanesi Notlarından” başlığı altında topladığı şiirlerinin arasında canlı sahneler ve karakterler yarattığı “Kızkapan Oğlu Vehpi ve Çocuk Muhitine Dair”de vardır…

“…

Bir gaz lambası…

Çivilenmiş duvara..

Çivi, kuyruğunu kıvıra kıvıra

bir defter kaadının

kalbini delip geçmiştir.

Kaat bembeyaz,

kaat sapsarı..

Çivi kaadın kanını içmiştir.

Lamba yağmurlu bir sabah güneşi gibi yanıyor

ve defter kaadı sallanıyor

asılmış bir adamın

beyaz gömleği gibi..

Beyaz gömleğin göğsünde yazılar

Var:

Yedi günlük

su, sidik

ve temizlik

nöbeti

…”

Yine ordayken yazdığı “Sükut”ta mahpusların bastırılmış öfkeleri, hapishane duvarının ardındaki denizin sesinde yankı bulur..

“…

Dışarıda,

karanlıklarda

çatırdıyor deniz böğründen vurulmuş bir orman gibi…

Biz içerde susuyoruz,

susuyor zindan

kanı içinde akan

yaralı bir hayvan gibi…

…”

· 1929’da Latin harfleriyle basılan ilk şiir kitabı “835 Satır”dır. Kitapta, Sovyetler Birliği’ndeyken konstrüktivizmin etkisi altında yazdığı “Makinalaşmak”, “Açların Gözbebekleri”, “Şark ve Garp (Piyer Loti)”, “Berkley” ve siyasi bağlılığa davet niteliğindeki “Güneşi İçenlerin Türküsü” de vardır.

“…

şu güneşten

düşen

ateşte

milyonlarla kırmızı yürek yanıyor!

…”

· Nazım’a, 1930’da Resimli Ay’da çalışırken, Va-Nu etrafta muhbirler olabileceğini anlatmak için tutkusunun ateşiyle kül olan halk kahramanı Kerem örneği verilir. Nazım da buna karşılık “Kerem Gibi” şiirini yazar ve Resimli Ay’da yayınlatır.

“…

Ben yanmasam

sen yanmasan

biz yanmazsak

nasıl

çıkar

karan-

-lıklar

aydın-

-lığa..

…”

· 1932’de babası Hikmet bey ölüm döşeğindeyken, babasının çalıştığı sinemanın sahibi, açgözlü, savaş vurguncusu Süreyya paşa’nın mülk sahibi insanlara özgü davranışı Nazım’ı ziyadesiyle üzmüş ve “Gece Gelen Telgraf” kitabında yayınlanmak üzere “Bir Tecrübei Kalemiye”yi yazdırmıştır.

“…

O, bir zatımuhteremin pederi-

Yemen çöllerinde açlıktan ölenlerin

suyundan, ekmeğinden çalarak,

kumun üstünde akan kandan

yüzde yüz komisyon alarak

han, hamam, apartıman yapmış…

[…]

Son beş papelin hesabını vermeden ölmesin, diye

kalbinin atışını saydınız.

[…]

Babamın gözleri artık

simsiyah defterleri göremiyordu…

Fakat yine siz haklısınız:

o gündü hesap günü.

Taktınız tenezzülen kendi elinizle siz

bir ölünün burnuna gözlüğünü,

beş papelin hesabını istediniz.

…”

· 1933’de tutuklanan Türkiye Komünist Partisi üyeleri arasında Nazım’ın da adı geçtiğinden eserlerinin yasaklanması için kampanya yürütülüyordu. 171. maddeden yargılanıyor ve Nazım’ın idamı isteniyordu. Dışarıda endişe içinde olan Piraye’ye yazdığı “Karıma Mektup” bu duruma bir cevaptır aslında…

“…

Fakat

emin ol ki sevgili;

zavallı bir çingenenin

kıllı, simsiyah bir örümceğe benzeyen eli

geçirecekse eğer

ipi boğazıma,

Mavi gözlerimde korkuyu görmek için

boşuna bakacaklar

Nazıma!

[…]

Paran varsa eğer

bana fanila bir don al,

tuttu bacağımın siyatik ağrısı,

Ve unutma ki

daima iyi şeyler düşünmeli

bir mahpusun karısı.

…”

· Bir dönemler araları iyi olan Peyami Safa ile Nazım ayrı düşmüşler ve birbirlerini yermeye başlamışlardır. Peyami Safa, Yeni Gün’de yazdığı bir yazıda Nazım’a anti-Marksist ve fırsatçı olmakla itham edince, Nazım dayanamaz ve Osmanlı’nın büyük şairi Namık Kemal’le ilişkilendiren “Bir Provokatör Üstünde Hiciv Denemeleri” adlı yergi şiirini yazar.

“…

bir düşün ve hatırla ki, son defa:

O, takma aslan yeleli Namık Kemal üstadın senin;

abanoz ellerinden

zenci kölesinin

som altın taslarla şarap içerek

ve “didarı hürriyet”in dizinde

kendi kendinden geçerek

…”

· Sansürden, artan faşizmin sinsi etkilerinden bahsedip (Taranta-Babu’nun geniş gövdesiyle özdeşleştirilen faşizm doğanın ritmini ve bolluğunu kötüye kullanır) , çözümü uluslar arası dayanışmada bulduğunu söyleyen Nazım “Tanta Babu’ya Mektuplar”da savaşı, kapitalist Avrupa’nın çılgınlığını, 1935’de Mussolini tarafından işgal edilen Habeşiştan (Etiyopya) insanının günlük yaşayışını ve gazete haberlerini yazar.

1;

“…

Roma’da

Roma’yı aradım!..

Burada artık

büyük ustalar mermeri ipekli bir kumaş gibi

Kesmiyor;

Floransa’da rüzgar esmiyor!..

Ne Dante Aligeri’den şarkılar,

[…]

Roma’nın büyük

Roma’nın geniş caddelerinde bugün

[…]

yalnız bir kara

yalnız bir kanlı gölge var

…”

2;

“…

İtalya’nın

nakışlarında güneşler oynaşan ipekli şalları,

Pompei yollarında kara katırların nalları,

boyalı kutusunda Verdi’nin yüreği atan

laternası

ve ala düdük makarnası

kadar

faşizmi de meşhuuurdur

Taranta-Babu

…”

3;

“…

büsbütün tersine burada bu!..

Bir öyle şaşılası

dünya ki burası.

bollukla ölüyor

kıtlıkla yaşıyor.

Varoşlarda hasta, aç kurtlar gibi

insanlar dolaşıyor

[…]

insanları sözle besliyorlar,

domuzları patatesle

…”

4;

“…

Düşün beni,

kollarım, senin üç çocuk doğurmuş

geniş kalçalarındayken…

…”

5;

“…

Dinle bak:

zincirlerini kırıyor

Roma’nın varoşlarında SPARTAKUS!..

…”

· Tarihsel şiirin en iyi örneklerinden olan ve 1936’da yazdığı “Şeyh Bedreddin Destanı”nda Nazım, Ortaçağ’da Osmanlı imparatorluğu topraklarındaki bir feodal toprak mülkiyeti ve kulluğa karşı Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanların beraber katıldığı köylü ayaklanmasını ve Bedreddin’in seferini komünizme benzetir.

1;

“…

Hep bir ağızdan türkü söyleyip

hep birlikte sulardan çekmek ağı,

demiri oya gibi işleyip hep beraber,

hep beraber sürebilmek toprağı,

ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,

yarin yanağından gayri her şeyde

her yerde

hep beraber!

diyebilmek

için

on birler verdi sekiz binini..

…”

2;

“…

Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların

zaruri neticesi bu!

deme, bilirim!

O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.

Ama bu yürek

o, dilden anlamaz pek.

…”

3;

“…

Ne ah edin dostlar, ne ağlayın!

Düne bugüne

bugünü yarına bağlayın!

…”

· 1938’e gelindiğinde Atatürk sağlığını kaybetmeye ve mecliste iktidar kavgaları artmaya başlamıştı. Hukuk etkisiz kalmış, yargısız infazlar başlamıştı iyiden iyiye. Ancak, Piraye’siyle güzel günler geçiren Nazım’ı da bu karmaşanın içine sokmaya uğraşıyorlardı. Bir grup Harp Okulu öğrencisini Nazım Hikmet’in kitaplarını okumak, bulundurmak ve üzerinde konuşmaktan yargılıyorlardı. Buna sebep olan Nazım’ı da yargılıyorlardı elbette. Sebepsiz yere, hukuki dayanağı olmadığı halde Askeri Mahkeme’de sorgulanan ve suçlu bulunan Nazım, Ankara Askeri Cezaevine girdi. Orada yazdığı “Bir Cezaevinde, Tecritteki Adamın Mektupları”nda Piraye için yazdığı şiiri;

“…

Senin adını

kol satımın kayışına tırnağımla kazıdım.

[…]

Bana kendimden başkasıyla konuşmak

yasak.

Ben de kendimle konuşuyorum.

Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi

şarkı söylüyorum karıcığım.

…”

Uzun süre tecritte kalan Nazım’ın, hayata duyduğu bağın daha çok güçlendiği “Bugün Pazar” adlı şiirinde de görülür.

“…

Bugün Pazar.

Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.

Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak

bu kadar mavi

bu kadar geniş olduğunu şaşarak

kımıldamadan durdum

Sonra saygıyla toprağa oturdum,

dayadım sırtımı duvara.

Bu anda ne düşmek dalgalara,

bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım,

Toprak, güneş ve ben…

Bahtiyarım…

…”

· Hapisteki tüm kötü koşullara rağmen ülkenin durumu, dünyanın durumu Nazım tarafından hep yakından izlenmiştir. 1939’da Erzincan’da olan depremden çok etkilenmiş ve içeride olmanın verdiği çaresizlikle “Kötü Haber” isimli şiiri yazmıştır.

“…

Erzincan’da bir kuş var

kanadında gümmüş yok.

Gitti yarim gelmedi

gayrı bunda bir iş yok.

Oy, dağlar, dağlar, dağlar…

Aldı ellerine kanlı başını

karın ortasında Erzincan ağlar…

O ağlamasın da kimler ağlasın…

…”

· Nazım’ın yaşam gailesi mapushane’deyken de devam ediyordu. Üstelik daha da artarak… Çankırı cezaevindeyken Piraye, kendisi de cezaevinde olan Kemal Tahir, Sinop cezaevinden arkadaşlarına da maddi olanaklar yaratıyordu. Kumaş dokuyordu, resim yapıyordu, çeviri yapıyordu v.b. Tüm bunlar 1947’ye geldiklerinde Nazım’ı hayli yormuş ve hasta düşürmüştü. Yine de kalemiyle para kazanma çabası devam etmekteydi. Bu dönemde yazdığı “Ben İçeri Düştüğümden Beri” şiirinde de bu çabadaki yol arkadaşı kalemine ve önemine değinir.

“…

Ben içeri düştüğümden beri

güneşin etrafında on kere döndü dünya.

Ona sorarsanız:

“lafı bile edilmez.

mikroskobik bir zaman.”

Bana sorarsanız:

“On senesi ömrümün.”

Bir kurşun kalemim vardı

ben içeri düştüğüm dene.

Bir haftada yaza yaza tükeniverdi.

Ona sorarsanız:

“bütün bir hayat.”

Bana sorarsanız:

“adam sen de, bir iki hafta.”

…”

· Hapishanede kaldığı dönemde sağlık problemleri çalışmalarını engellemeye başladıkça çaresiz kalan Nazım, annesinin ayarladığı özel doktora gider ve kalbinde bir problem olduğunu öğrenir ki neredeyse her önemli mesele üzerine şiir yazan şair, bunun için de hastalığın adı olan “Angina Pektoris”i yazar.

“…

Yarısı buradaysa kalbimin

yarısı Çin’dedir, doktor.

Sarınehre doğru akan

ordunun içindedir.

[…]

Ne arteryo skleroz, ne nikotin, ne hapis,

işte bu yüzden, doktorcuğum, bu yüzden

bende bu angina pektoris…

Bakıyorum geceye demirlerden

ve iman tahtamın üstündeki baskıya rağmen

kalbim en uzak yıldızla birlikte çarpıyor…

…”

Piraye, 1938-1948 yılları arasında, hapis hayatının 10 yıllık bölümünde Nazım için bir kurtarıcı olmuştur. Bu dönemde Piraye’ye aşk dolu sözler ederken;

“…

Ne güzel şey hatırlamak seni:

ölüm ve zafer haberleri içinden,

hapiste

ve yaşım kırkı geçmiş iken…

Ne güzel şey hatırlamak seni:

bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin

ve saçlarında

vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının…

…”

Daha sonraları imkânsızlıklar yüzünden de olsa çok sık ziyaret edilemediğinden yakınır Nazım. Hapishane yaşamının diğer mahkumlar gibi kendisini de duygusal ve cinsel yönden etkilediğini düşünüyor olacak ki Piraye’ye “Lodos” adlı şiiri yazmıştır.

“…

Biz altı yüz adet

kadınsız erkeğiz.

Alınmış elimizden

doğurtmak imkanımız.

En müthiş kudretim yasak bana:

yeni bir hayat aşılamak,

bereketli bir rahimde yenmek ölümü,

yaratmak seninle beraber:

sevgilim, yasak bana etine dokunmak senin…

…”

· İkinci Dünya Savaşı ve etkileri dünyayı kasıp kavururken içerde olmak Nazım’a çok güç gelmektedir. Kişisel bir ikileme toplumsal bir anlam yüklemeyi başardığı için kişisel şiir yazarken kendi dışında olan dünyaya da ulaşır. 1945’de yazdığı şiir gibi…

“…

Oğlumuz hasta,

babası hapiste,

senin yorgun ellerinde ağır başın,

dünyanın hali gibi halimiz…

…”

Ya da;

“…

Bizi esir ettiler,

bizi hapse attılar:

beni duvarların içinde,

seni duvarların dışında.

Ufak iş bizimkisi,

Asıl en kötüsü:

bilerek bilmeyerek

hapishaneyi insanın kendi içinde taşıması…

insanların birçoğu bu hale düşürülmüş,

namuslu, çalışkan, iyi insanlar

ve seni sevdiğim kadar sevilmeye layık…

…”

Ve;

“…

1945 yılı Aralık ayının dördü

İlk göz göze geldiğimiz günkü elbiseni çıkar sandıktan,

giyin, kuşan,

benze bahar ağaçlarına…

Hapisten

mektubun içinde yolladığım karanfili tak saçlarına,

kaldır, öpülesi çizgilerle kırışık beyaz, geniş anlını,

böyle bir günde yılgın ve kederli değil,

ne münasebet,

böyle bir günde bir isyan bayrağı gibi güzel olmalı Nazım

Hikmet’in kadını…

 

…”

· 1948’e geldiğinde Nazım, artık yeni aşklar ve heyecanlar peşindedir. O dönem, hayallerini tutkuyla süsleyen dayıkızı Münevver’le birbirlerini keşfetmek için geç kaldıklarını düşünür ve “Güz”ü yazar.

“…

Günler gitgide kısalıyor,

yağmurlar başlamak üzre.

Kapım ardına kadar açık bekledi seni,

Niye böyle geç kaldın?

Soframda yeşil biber, tuz, ekmek,

Testimde sana sakladığım şarabı

içtim yarıya kadar bir başıma

seni bekleyerek

niye böyle geç kaldın?

Fakat işte ballı meyveler

dallarında olgun, diri duruyor.

Koparılmadan düşeceklerdi toprağa

biraz daha gecikseydin eğer…

…”

Ancak Münevver evlidir ve küçük bir çocuğu vardır. Küçüklükten beri Nazım’a ilgi duysa da düzenini hemen bozamaz. Bu duruma içerleyen Nazım, biraz da Piraye’yi yüzüstü bırakmanın vicdan azabıyla Piraye’nin oğlu Memet’e “Prolog” şiirini gönderir.

“…

En ümitsiz macera:

yedi yerden yara almak değil.

En ümitsiz macera:

ipin ucunu kaybetmek elinden

ve gözlerimiz koyun gözü gibi mahzun,

bıçağın altına kendiliğinden

bıçağın altına bıkkın ve uzun

yatıvermesi boynumuzun

Münevver için;

Siz sadece bir rivayetsiniz.

Durup dinlenmeden işliyor kafam,

durup dinlenmeden yaratıyor sizi.

Ve ben dokunmayan ellerimle giydiriyorum

çırılçıplaklığınıza yeşil entarinizi…

…”

Piraye için;

Bu akşam, belki şimdi, su dakka sen

arkadan bıçaklandın bacım.

hem de ben bıçakladım seni,

kanın damlıyor ellerimden.

 

…”

· Uzun yıllardır haksız nedenlerle hapiste yatan Nazım, bir dönem intiharı bile düşünmüş, kendisiyle aynı hapishanede olan Balaban’ın desteğiyle bu fikirden vazgeçmiştir. Yaşadığı haksızlığı dile getirmek isteyen Nazım, ülkedeki ve dünyadaki bir çok aydın ve sanatçının da desteğiyle açlık grevi yapmıştır. Bu süreçte Yazarlar Birliğinin 15 mayısı Nazım’ın özgürlük mücadelesini anma günü ilan etmesi Nazım’a büyük bir moral vermiş ve “Açlık Grevinin Beşinci Gününde” şiirini yazdırmıştır.

“…

Kardeşlerim,

biliyorum,

yine de yaşamakta devam edeceğim yanı başınızda:

Aragon’un mısraında olacağım

--gelecek güzel günleri anlatan her mısraında—

ve beyaz güvercininde Picasso’nun

ve robenson’un türkülerinde

ve asıl

ve en güzeli:

Marsilya dok işçilerinden yoldaşımın muzaffer gülüşünde

olacağım.

…”

· 1939’da cezaevine girip Anadolu insanını tanımaya başladıkça Nazım, bir çok kez ismini değiştirip en son “Memleketimden İnsan Manzaraları” olarak kesinleştirdiği ve bir çok edebi türü bir arada kullandığı eserinde alfabetik olarak sıralanmış karakterlerin yaşamlarını, hayallerini ve umutlarını anlatır.

“…

galip

(şehirlerden birinde doğdu)
(1300 küsür)
tuhaf şeyler düşünmekle meşhurdur.

''kaat helvası yesem her gün,'' diye düşündü.
(5 yaşında)

''mektebe gitsem,'' diye düşündü.
(10 yaşında)

''babamın bıçakçı dükkanından
akşam ezanından önce çıksam,'' diye düşündü.
(11 yaşında)

''sarı iskarpinlerim olsa,
kızlar bana baksalar,'' diye düşündü.
(15 yaşında)

''babam neden kapattı dükkanını?
ve fabrika benzemiyor babamın dükkanına,'' diye düşündü.
(16 yaşında)

''yövmiyem artar mı?'' diye düşündü.
(20 yaşında)

''babam ellisinde öldü
ben de böyle tez ni öleceğim?''
diye düşündü.
(21 yaşındayken)

''işsiz kalırsam,'' diye düşündü.
(22 yaşında)

''işsiz kalırsam,'' diye düşündü.
(23 yaşında)

''işsiz kalırsam,'' diye düşündü.
(24 yaşında)

25 yaşında altı ay işsiz kaldı.

''işsiz kalırsam,'' diye düşündü.
(26 yaşında)

ve zaman zaman işsiz kalarak
''işsiz kalırsam,'' diye düşündü.
(50 yaşına kadar)

51'inde ''ihtiyarladım!'' dedi
''babamdan bir yıl fazla yaşadım.''

şimdi 52 yaşındadır
ve saplanıyor kafası geceleri
düşüncelerin en tuhafına:
''kaç yaşında öleceğim
ve ölürken üzerimde yorgan olacak mı?''
diye düşünüyor.

…”

· Piraye’nin yüreğinde tekrar bir yer edinmek isteyen Nazım, Piraye’yi ikna etmek için eserlerindeki karakterleri de kullanır. “Memleketimden İnsan Manzaraları”ndaki Ayşe ile hapisteki kocası Halil arasındaki mektuplaşma aslında kendisi ile Piraye’yi temsil eder. Ama yine de tüm bu süre içinde Münevver’den ümidi tam olarak kesmemiştir. Dostları aracılığıyla kendisine çeşitli sözler iletmektedir.

“…

Mahzundu Halil,

Ayşe’nin yazısını görünce unuttu mahzunluğunu,

[…]

Okudu Ayşe’nin mektubunu bir kerre daha.

Doymadı.

Eski mektupları aldı dosyadan.

Tarihsizdiler.

Halil numara koymuştu hepsine.

Ayşe’den son sekiz ayda gelen mektuplar.

Dizdi mektupları iskambil falı açar gibi üstüne masanın.

…”

Ayşe’nin mektubu;

“…

Bu mektubu yatakta hasta yazıyorum sana.

Burada olsaydın bana ne iyi bakardın.

Leyla bastı altısına.

Yaşına göre zayıf:

uyutuyorum gündüzleri.

Şimdi uyandırdım:

yanakları pembe pembe

adeta büyük insanlarınki gibi ela gözleri.

…”

· Memleketimden İnsan Manzaraları”nda sadece memleketi anlatmaz Nazım. Mesela Türk hapishanelerindeki komünistler ile Doğu Cephe’sindeki Kızıl Ordu arasında bağlantı kurarak, Leningrad Senfonisine gönderme yaparak devam eder…

“…

Dört lambalı ve 29 modelliydi hapisanede radyo.

On beş gün önce yolladılar Halkevinden.

Ve koridora kurdular.

Dışarıda soğuk ve cam gibi bir gecenin altında

tüyleri diken diken, kaskatı donmuştu bozkır.

İçerde, hapisane, uykusundadır.

İçerde yalnız üç kişi uyanık:

nöbet yerinde gardiyan

(taşlığa ateş yakmış ısınmakta),

ve radyo başında Halil, ressam Ali, Bethoven Hasan.

Sesi kısmışlar.

Ve beş yüz kilometre güneylerinde turunç bahçesini dolduran

senfoniyi

dinliyorlar binlerce kilometre kuzeydoğularındaki Moskova’da.

…”

· Sonunda anlamıştır ki Piraye tekrar bir ilişki başlatamayacak kadar fazla incinmiştir. Tamamen ümidi kestiği dönem de Münevver’e de iyiden iyiye yakınlaşmıştır. Münevver de bu sırada kocası ile olan beraberliğini sonlandırmış ve Nazım’a meyletmiştir. 1950’de afla beraber hapisten çıkan Nazımla Münevver, ilk etapta Va-Nu’nun yanına yerleşmişlerdir. Daha sonra ayrı bir eve çıkmışlar ve bu dönemde hamile kalan Münevver ile Nazım’ın Memed Nazım adında bir oğulları olmuştur.

Yaklaşan doğum öncesi Nazım’ın duyguları şöyledir;

“…

Yavrum

Kız olsun, oğlan olsun,

kaç yaşında olursa olsun,

yavrum düşmesin istiyorum hapislere

güzelden, haklıdan, barıştan yana diye.

…”

Hapisten yeni çıkmış, yeni bir oğlu ve bakmakla yükümlü olduğu bir ailesi olan Nazım’ın diğer insanlar gibi bir hayatı olması pek mümkün olmuyordu. Münevverin, arkadaşlarının ve kendisinin üzerindeki polis baskısı oldukça fazladır. Komünist Partiyle hiçbir bağını bulamayınca sağlık problemleri nedeniyle yapmadığı askerliği ön plana çıkmıştır. Çok sıkışan Nazım, Moskova’ya kaçmak zorunda kalır. Kaçışın zorlukları dışında, yıllar sonra sistemle ve sistemin yarattığı insanlarla yeniden karşılaşmak da Nazım için zor olmuştur. Moskova’da kaldığı süre içinde bir çok mesele üzerine eserler verecek ancak hayatında aşkın olmayışı 1949-1956 yılları arasında fazlaca şiir yazdırmayacaktır Nazım’a. Yazdığı bazı şiirler şöyledir;

1954’de Bikini adalarında yapılan hidrojen bombası denemeleri için “Japon Balıkçısı” şiirini yazmıştır.

“…

Balık tuttuk yiyen ölür.

Elimize değen ölür.

Bu gemi bir kara tabut,

lumbarından giren ölür.

Balık tuttuk yiyen ölür,
birden değil, ağır ağır,
etleri çürür, dağılır.
Balık tuttuk yiyen ölür.

Elimize değen ölür.
Tuzla, güneşle yıkanan
bu vefalı, bu çalışkan
elimize değen ölür.
Birden değil, ağır ağır,
etleri çürür, dağılır.
Elimize değen ölür.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Hiroşima’ya atılan atom bombası için 1955’de Japonya’da düzenlenen Dünya Barış Konferansı sırasında “Kızçocuğu”nu yazmıştır.

“Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.

Hiroşima´da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.

Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.
…”

· Nazım, tarihin büyük adamlar tarafından yapılmadığına inanırdı. Bu nedenle 1950’lere gelindiğinde Sovyetler de hissettiği Stalin’ci baskı ve herkesin Stalin’i övücü eserler verişi Nazım’ı oldukça rahatsız ediyordu.

“…

taştandı tunçtandı alçıdandı kaattandı iki santimden yedi metreye kadar

taştan tunçtan ve kaattan çizmeleri dibindeydik şehrin bütün meydanlarında

parklarda ağaçlarımızın üstündeydi taştan tunçtan ve kaattan gölgesi

taştan tunçtan ve kaattan bıyıkları lokantalarda içindeydi çorbamızın

odalarımızda taştan tunçtan ve kaattan gözleri önündeydik

yok oldu bir sabah

yok oldu çizmesi meydanlardan

gölgesi ağaçlarımızın üstünden

çorbamızdan bıyığı

odalarımızdan gözleri

ve kalktı baskısı binlerde taşın tuncun alçının ve kaadın.

…”

· Yinede Stalin öldüğünde Lenin’e yazdığı gibi Stalin’e de, övücü “5 Mart 1953” şiirini yazmıştır.

“…

Seviyorum onu,

Marxı, Engelsi, Lenini sevdiğim gibi,

sevdiğiniz gibi,

aynı muhabbetle,

aynı hürmetle.

[…]

Yoldaşlarım,

Sovyet insanları,

günler ağır,

Onsuz geçirilecek bu ağır günler

sarsıntısız, çatlaksız,

ama onunla ve Leninle beraber

…”

· Nazım, Sovyetlerde kaldığı dönemde Vera ile tanışana dek kendisinin deyimiyle “şiirini yüreğinin kanıyla yazamadığından” pek şiir yazmamıştır. Bu dönemde; radyo programları ve senaryo (film ve tiyatro) çalışmaları yapmıştır. Vera hayatına girince, Türkiye’de oğluyla bırakıp geldiği Münevver tıpkı Piraye’de hissettiği gibi vicdan azabı yaşatmıştır Nazım’a ve “İki Sevda” şiirini yazdırmıştır.

“…

Gülüp ağlıyor sevdiğim kadınlar

iki dilde.

Dostlar nasıl bir araya geldiniz?

Birbirinizi tanımazsınız.

Nerde bekliyorsunuz beni?

Beyazıt’ta Çınarlı Kahve’de mi Gorki Parkı’nda mı?

…”

· Genellikle evli kadınlara aşık olan Nazım, bir süre de Vera’yı kocasından ayrılması hususunda ikna için uğraşır. Sonunda başarır ve beraberce bir tatile çıkarlar. Burada çok güzel zamanlar geçiren Nazım Vera için “Sabah Karanlığı” şiirini yazar.

“…

kıyasıya bahtiyarımdır

azıcık utanırım

ama azıcık.

Yolculuğa hazır bir yelken gibidir.

aydınlık bir yelken gibi

sabahleyin odamızda karanlık,

Gülüm çıkar yataktan bir kayısı gibi çıplak.

…”

· 1959’a gelindiğinde Münevver’ e olan hisleri tamamen bitmiş değildir ki onun için “Hasret” şiirini yazdırmıştır Nazım’a…

“…

Yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli,

belini sarmayalı

[…]

Yüz yıldır bekliyor beni

bir şehirde bir kadın.

Aynı daldaydık, aynı daldaydık.

Aynı daldan düşüp ayrıldık,

Aramızda yüz yıllık zaman,

yol yüz yıllık

Yüz yıldır alacakaranlıkta

koşuyorum ardından.

…”

· Tüm bu yazdıkları, Münevver ve oğlu kendisi için hem de zor koşullarla Varşova’ya geldikten sonra bile Vera ile evlenmesine engel olamamıştır. Vera ile evlenirler, Münevver ve oğlunu geride bırakarak Va-Nu’ların Abidin Dino’ların olduğu Paris’e giderler. Burada gördükleri şu şiiri yazdırır Nazım’a…

“…

On dokuz yaşım Beyazıt Meydanı’ndan geçiyor Kızıl

Meydan’a Konkord’a iniyor Abidin’e rastlıyorum da mey-

danlardan konuşuyoruz

evveli gün Gagarin en büyük meydanı dolaşıp döndü

[…]

Bir de genç kadın uyuyor tavan arasındaki odamda Paris

Damlarının bacalarına karışmış

Yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu

Saman sarısı saçları bigudili mavi kirpikleriyse yüzünde bulut

Çekirdekteki meydanla çekirdekteki yapıdan konuşuyoruz

Abidin’le meydanda fırdönen Celalettin’den konuşuyoruz.

…”

· 1962’ye gelindiğinde Moskova’da bulunan Nazım bulanıyor, uykusuzluk çekiyor, kabuslar görüyordu. Çıkış yolu olarak yine şiire sarıldı ve “Moskova, Mayıs 1962 tarihli” kısa şiirler yazmaya başladı.

“Fasulya gibi yaşıyorum son zamanlarda

kuru fasulya gibi

kuru fasulyanın pilakisi yapılır

benden o da yapılmaz”

· Bu süreçte Vera ile ilişkileri biraz bozulmuş ve birbirlerinden uzaklaşmışlardır. Nazım bu dönemde bir çok başlıksız, kısa şiir yazmıştır.

“Yoruldum ağırlığımı taşımaktan

[…]

ayak izlerimin ağırlığını duyacaksın içinde

uzaklaşan ayak izlerimin

ve hepsinden dayanılmazı bu ağırlık olacak.”

31 Mayıs 1962 tarihli şiirin de daha da bitkindir…

“bütün kapılar kapalı inik bütün perdeler

[…]

yoruldum yakalanmazı kovalamaktan

bir cigara içeyim.”

· Afrika’lı ve Asya’lı yazarların düzenlediği bir dizi gezi ve toplantılara katılan Nazım’ın yaşama sevinci yeniden canlanmıştır. Çocukluğunun sevinçli anlarını hatırlayacak kadar hem de. “Severmişim Meğer” şiirinde olduğu gibi mesela…

“…

çamurlu karanlık sokakta bata çıka Karagöz’e gidiyorum

ramazan gecesi

önde körüklü kaat fener

belki böyle bir şey olmadı

belki bir yerlerde okudum sekiz yaşında bir oğlanın Ka-

ragöze gidişini ramazan gecesi İstanbul’da dedesinin elinden

tutup

dedesi fesli ve entarisinin üstüne samur yakalı kürkü-

nü giymiş

ve harem ağasının elinde fener

ve benim içim içime sığmıyor sevinçten

…”

Sağlığının kötü olması bir yana bir de yalnızlık hisseder Nazım;

“Kocalmağa alışıyorum dünyanın en zor zannatına,

kapıları çalmağa son kere,

durup durmadan ayrılığa,

[…]

ölüm kendinden önce bana yalnızlığı yolladı.” der.

· Nazım, bireyci bilinci ontolojik bir çerçeveye yerleştirdiği “Masalların Masalı” da şöyle der;

“…

Su başında durmuşuz

çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.

Sunda suretimiz çıkıyor,

çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün,

Suyun şavkı vuruyor bize

çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.

Önce kedi gidecek

kaybolacak suda sureti.

Sonra ben gideceğim

kaybolacak suda suretim.

Sonra çınar gidecek

kaybolacak suda sureti.

Sonra su gidecek

güneş kalacak,

sonra o da gidecek.

…”

· 1963’de Nazım artık pek şiir yazmaz olmuştur. “Cenaze Merasimim” ölümü kabullenmeye çalışmanın şiirdir.

“Bizim avludan mı kalkacak cenazem?
Nasıl indireceksiniz beni üçüncü kattan?
Asansöre sığmaz tabut,
merdivenler daracık

Belki avluda dizboyu güneş ve güvercinler olacak,
belki kar yağacak çocuk çığlıklarıyla dolu,
belki ıslak asfaltıyla yağmur.
Ve avluda çöp bidonları duracak her zamanki gibi.

Kamyona, yerli gelenekle,yüzüm açık yükleneceksem,
bir şey damlayabilir alnıma bir güvercinden; uğurdur.
Bando gelse de, gelmese de çocuklar gelecek yanıma,
meraklıdır ölülere çocuklar.

Bakacak arkamdan mutfak penceremiz.
Balkonumuz geçirecek beni çamaşırlarıyla.
Ben bu avluda bahtiyar yaşadım bilemediğiniz kadar.
Avludaşlarım, uzun ömürler dilerim hepinize...”

· 2 Haziran 1963’de Nazım Hikmet’in cebinde, ölümü yaşamsal bir aşama gibi tariflediği son şiiri bulunur.

“Gelsene dedi bana

Kalsana dedi bana

Gülsene dedi bana

Ölsene dedi bana

Geldim

Kaldım

Güldüm

Öldüm”

 

 

 

 

 

 

 

Sengül Cilban

Son Güncelleme ( 21 10 2008 )
 
< Önceki   Sonraki >
Dost Siteler
Advertisement
Advertisement
Advertisement
Advertisement