| AĞDA AYAĞA AYNA ŞİİRE |
|
|
|
| Yazar Mustafa | |
| 18 01 2009 | |
|
Mustafa Akyürek ‘Tel-Zaatar’da gün 24 saat sevgilim/ Uyku yok Tel-Zaatar’da/ Sevişmek yok/ Çiçek yok/ Kuş sesleriyle uyanmıyor insanlar sabahları/ Çünkü Tel-Zaatar’da sabahlar yok/ Gece yok/ Sımsıcak bakışlarını/ Unuttuk çocuklarımızın/ Dal yeşilini gök mavisini unuttuk/ Emperyalizmin kustuğu/ Bir kan gölünde yüzer şehitlerimiz/ Göğüslerinde kanlı madalyonlar açar/ Öpülesi alınlarında/ Direncin yansıyan güneşi (…) Süleyman Okay
Kimilerinin bu yazıyı okumaya başladıklarında, ‘bu ne biçim başlık’ diye soracaklarını, başlığı yadırgayacaklarını, kimilerinin de ‘tam da yazının içeriğine uygun’ veya eskilerin deyimiyle ‘ismiyle müsemma’ türünden yargılarda bulunacaklarını, yazının ilerleyen bölümlerinde ise bu endişelerinin yersiz olduğu kanısına varacaklarını sanıyorum… Ne demişiz yazımızın başlığına?... Ağda Ayağa Ayna Şiire… Deyim gibi bir şey olmuş…Gibisi de fazla doğrusu…Bal gibi deyim olmuş bence. AĞDA, AYAK, AYNA, ŞİİR yan yana gelip-sözleşmişçesine-başlık oluşturmuşlar. Ben ki, başlıkları çok önemserim. Ya siz?... Düştük yollara….bakalım kalemimizin ucundan damlayan mürekkep bizi nerelere götürecek, kimlerle ağlayıp, kimlerle güleceğiz… Yıllar önce Suriye Televizyonu’nda nam-ı diğer Ğaffar adıyla tanınan ünlü oyuncunun okuduğu şiir ve bu şiire çekilen bir klip seyretmiştim… Beyrut sokakları,evleri…Harabeye dönmüş gökdelenler, camları kırık işyerleri, topun-tüfeğin ve de bombaların deldiği, yıktığı duvarlar…sokaklar, caddeler ve bunların buluştukları bulvarlar…Bulvarın orta yerinde her halinden usta bir heykeltıraşın işlek ellerinden çıktığı anlaşılan ‘Maçhul Asker Anıtı’ yer yer kör kurşunların, şarapnel parçaların açtığı derin yara izleri, sıyrıklar…Ve ‘Yeniden Doğarız Ölümlerde’dercesine etrafa bakan hüzün dolu gözler… Feyruz’un o kendine özgü Lübnan Halk Ezgisi’nin oluşturduğu fon eşliğinde yılların sanatçısı Ğaffar kendine özgü duyarlı üslubuyla dizeler okuyor…Diğer taraftan, yer yer vurgularken sözcükleri heykelin delikli yerlerini, gözlerini, ellerini yumuşakça sıvazlıyor; dramatik hünerine kadifemsi dokunuşlar katarak ‘habibi cerehuk u derebuk’ (canım, vurdular yaraladılar seni) dizesini ve buna benzer nakaratları sıralıyordu ard arda… Bir anda sarsıldım…derin bir hüzün kapladı içimi…Ezilmişlik, horlanmışlık biraz da doğu duyarlılığıyla karışık insani duygu boşalması ve hayvani davranış biçiminin insan onurunu aşağılayan etkisinin üzerimde, üzerimizde yarattığı dehşet ve başkaldırı duygusu beliriverdi. Peki, böylesi yoğun duyguları tetikleyen ne?... Sanırım ‘habibi cerehuk u derebuk’ tümcesi her şeyi anlatıyor… ‘habibi cerehuk u derebuk…’ Ülkesinin Siyonist-emperyalist işgaline karşı savunma adına canını feda eden yüzlerce, binlerce adsız kahramanın ardından söylenecek en güzel söz: Habibi cerehuk u derebuk!... Yalın, anlaşılır, eğip bükmeden, dolambaçlı yollara sapmadan söylenen bir dize. Yazık ki, şiirin bütününü bilmiyorum. Gelelim asıl konumuza… Şahi, şiir nasıl olmalı?... Neyi, kimi, neleri, ne şekilde anlat(ma)lı şiir?... Şiir tarih mi yazmalı?... Yoksa, tarihe tanıklık edip kendi kulvarından sapmadan işini mi yapmalı?.... Kulvarı var mı ki, şiirin… Hangi dili, imgeyi kullanmalı ki şiir; gerçek işlevini yerine getirebilsin?... Kimbilir; belki bu saydıklarımızın tümü değilse bile, büyük bir bölümü olmalı şiirin kaygısı. Zira, kaygı insani ve evrenseldir. Başa dönersek; ağda, ayak, ayna, şiir gibi sözcükler çıkar karşımıza. Ağda bir anlamıyla koyu, yapışkan, sümüksü…diğer anlamıyla temizleyici, yolucu, parlatıcı…Hani, kadınların istenmeyen vücut tüylerini yok etmek, kadınsı ve dişilik özelliklerini, çekiciliklerini ortaya çıkarmak amacıyla kullandıkları ağda temizleyici işlevler görür de; ağdalı söz, ağdalı anlatım pek de saflık, temizlik, parlaklık anlamlartını içermez. İş aynada biter… Gören gözlerde saklıdır, gerçek aynalar. Ve ayna aldığını verendir, sır denen görünmezden… Sırsa insanın bilinçaltıdır. O sır ki, yeterki kazınabilsin, yontulabilsin… O halde, ağda şiirin ne kadar dışındaysa, ayna da o kadar içindedir. Ama ayna çıplak cam değildir…Aldığını öbür tarafa ham hantal haliyle göndermemiştir, hiçbir zaman. Peki, şimdi AĞDA AYAĞA AYNA ŞİİRE diyebili miyiz?... Ne de çok yakışır, ağda ayağa ayna şiire… ‘ÇANAKKALE İÇİNDE AYNALI ÇARŞI ANA BEN GİDİYOM DÜŞMANA KARŞI’ (….) Ne dersiniz, ayna yakıştı mı çarşıya?... Yakıştı mı sırrında binbir çiçekten aldığı balı baldıran eyleyip tasında bize sunan şiire?. Mardin/ 10.01.2009 |
|
| Son Güncelleme ( 05 01 2010 ) |
| Sonraki > |
|---|









