sonöteki
Yönetici
 Yönetici
| Gönderilenler: 74 |  | Kanaat Notu: 0
|
Şiiri bence "saçmalıyorum" - 14/07/2009 19:10
SES-SÖZ, ÖZ-BİÇİM, BİÇEM-İMGE ve YAPI SORUNU ÜZERİNE...
* Şair; her sözcüğü, geçmişteki bütün anlamlarının bileşkesiyle ele alıp, kendisi için yeniden yaratandır. * Şair, hayatın, ritmine uygun seslerin içtenliğinde şiir yazıyorsa; şiirde ses uyumu kendinden bir gelişim olarak doğar. * Şairle sözcükler arasında, hissedilir bir iktidar mücadelesi sürmektedir. Bu mücadelenin türevi olarak, şairin özgünlüğü; kendi şiir dilini yaratarak açığa çıkar. Bu mücadele; dili yenmekten çok, dilden yana tutum almak olarak adlandırılmalıdır. Dilden yana olmak; çatışkı içerikli bir yansımaya sahiptir. Bunun zaman zaman çatışma yanılsaması yaratmasından kaçınamazsınız. * Binlerce yıldır, insanların her türlü ihtiyacının ifadesi olan sözcüklerin gücünü küçümsemek; toplumsal yaratıcılığın eseri olan dille bağlarınızın zayıflamasına neden olur. Şair bu mücadelede oynadığı oyunun oyuncağı olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu nedenle; sözcüklerle olan ilişkimizde ihtiyatlı olmak gerekir. * Dilin sonsuz devinimi karşısında, sağlam bir duruşunuz yoksa; sizi bir girdap gibi kendi derinliğine çeker ve bir çöp gibi kenara fırlatır. * Sözcüğün gerek günlük kullanımda ki devinimi, gerekse şairin ömrüyle buluşmasından açığa çıkan devinimi, yeniden yaratılması serüveninin başlangıç noktasıdır. Şair, şiiri oluşturacak sözcüklerin, günlük yaşamdaki etkinliğine, estetik bir yetkinlik kazandırır. Yeniden, yaratımlar sürecinden geçirilerek biriktirilen ve en üst düzeyde çağrışımlar yaratmak üzere, birbirini tetikleyerek buluşmalar yaşatılan sözcüklerle, şiir oluşturulur.
Günlük dilde kullanılmakta olan, sözcüklerin şairle buluşması, bir alt seçicilik olarak nitelendirilirse, sözcüğün tüm çağrışımlarını açığa çıkarılarak, şiir dünyasına taşınması; şairin işliğinde işleme tutularak yeniden yaratılması ile olasıdır. Gerek günlük dilde ömrümüzün seçiciliği, gerekse örgütlü ömrümüzün; sözcüğü kendi işliğinde yeniden yaratması, şairin “şiir dili”ni oluşturur.
Birbirlerini tetikleme gücüne sahip, seçilmiş veya yeniden yaratılmış sözcüklerin, buluşmalarındaki anlatım uyumu, “şiirin yapısını” oluşturur. Estetik kaygının nedeni kadar nasılını sorgulayıştaki buluşma, yapısal bir bütünlüğe kavuştuğunda, şiirin “biçemi-üslubu” açığa çıkar. Şiirde öz ve biçimin yapısal bir uyum kazanması, ancak üslupla (biçemle) gerçekleşir. Açığa çıkan gerçek; “biçemdir” bu noktadan bakıldığında şiire; bir biçemdir denilebilir.
* Olmuş bitmiş sözcük yığınları, okurun tahayyülünü ve kendisi için şiiri yeniden yaratım sürecini ortadan kaldırır. Sözün bütün çağrışımlarını açığa çıkartacak, bir başka sözle buluşması, sözcüklere yeni anlamlar katacağı gibi, yeni bir sözcüğü yaratma olanağını da açığa çıkarır. Genişleyen söz olanağı, kendi dışı ile kurduğu ilişkide, yeni öze nüfus etme gücünü yakalar. Öze sözle yapılan yolculukta, sözün anlama uygun sesle buluşarak öze nüfus etmesi, öz ve biçimin bileşkesini açığa çıkarır. Bu bileşkenin, dokunuşuna maruz kalan her oluş, “imge” boyutuna taşınır. Şiir; söz-ses, öz, biçem ve imge sarmalının karmaşasından doğan, bir netliktir. Bu yüksek gerilimin çatışkılı beraberliğinden açığa çıkan, hareket dengesi, şiirin yapısını oluşturur. Şiir kendisini var eden, bütün olguların çatışkılı birlikteliğinde, "yüksek gerilimle" oluşturulan bir dinamik dengeye sahiptir. Şiir içerisinde var olan bu hareketlilik, onun yapısını oluşturur. Her sözcüğün iç devinimi/ Sözcüklerin, başka sözcüklerle olan devinimi/ Yeni sözcük yaratımına ilişkin devinim./ Anlam zenginliğinin ortak anlayışa ilişkin devinimi/ Nesnel gerçekliğin üretilmiş gerçeklikle çatışkısındaki devinim/ Öz ve biçimin yüksek devinimi/ Sesin söze kattığı devinim. Bütün bu devinimlerden oluşan yapısal bütünsellikteki dengeyi; hareket dengesi olarak adlandırmak gerekir. Şiir kendi hareket dengesini açığa çıkaramazsa, bütün yapı çöker. * İmge; nesnel gerçekliğin, şiir gerçekliği için yeniden yaratılmasıdır. * İmge yaratıcılığınızın karakteri, içtenliğinizin ölçütü olmaktadır.
* Şiir azaltılamayan bir çoğalma gücüdür, azalarak yakaladığı çoğalma yeteneğinin içinden çıkılamaz olandır. İçinden çıkılmazlık görünümü, her okuyucunun kendi çıkarımını esas alan bir özellik kazanmasını sağlar. * Şiir uçan balon gibidir, şair fazlalıklarını attıkça yükseğe çıkar, şairin çıplaklığı bulutların gizeminden giyiniştir. * Sözcükler ekleri ile anlam daralmasına uğrar ve hedefe yol alışı gerçekler. Bu gerçeklik kapanışı ve anlam netliğini içeren bir durumdur. Bir sözcük eklerinden ne kadar ayrılırsa o kadar anlam çoğalmasına uğrar. Çıplak sözcüğün, başka sözcüklerle buluşma kolaylığı, aynı zamanda çağrışım çoğalmasını da açığa çıkarır. Bu nedenledir ki şiir; en çok çıplak sözcüklerden devinir. ŞİİRDE ANLAŞILA/BİLME SORUNU *Şiir için anlaşılır “ola/ bilmek” önemlidir. Şiir okunularak öğrenilen, bir bilme birikimi gerektirir. Şiir anlaşılabilirliktir, bilmeyle doğrudan ilgilidir. Şairin anlaşılabilirliği, yaşam karşısında duruşunun, açık seçikliği ile mümkündür.
* Şairlik, ne yaptığını bilmek kadar, yaptığından öğrenmeyi içeren bir durumdur. Şairin yaptığından öğrenmesi, okuyucunun şiiri kendisi için yeniden üretmesi sürecini kapsayan bir duruştur. * Şiirde “anlaşılmazlık” estetik yaratıcılığın iç devinimine ait bir doğallıktır. Gerek şairin, gerekse, okuyucunun, şiiri kendileri için yeniden üretim sürecine katması ile hissediliş noktasından, anlaşılabilirlik aşamasına geçilir * Şiir, hiçbir zaman kendisini güncel anlaşılırlığa mahkûm etmemelidir, bilmeyle ilgili birikimin yetersizliği, sizin ne zaman anlaşılabilir olabileceğinizi belirlemektedir. Bu yaşamakta olana haksızlık gibi görünse de günü birlik bir şirinlik olarak şiir yazmak yarınsızlıktır. * Şiirin anlamla ilişkisi, genellikle bir açıklama kampanyasına dönüşme tehlikesi içermektedir oysa şiirin bilinen anlamla ilişkisi; tamamen "diyalektik red" esaslı bir çağrışım çoğalması olarak açığa çıkar... Çağrışım çoğalmasını gerçekleyecek olan ise netleştirilmiş imgedir...
Çağrışım çoğalışının ifadelenişi olarak belirginleşen imge; temel olarak sezgisel düzeyde anlam çoğalışını inşa eder... Şiirin anlamla ilişkisi onu sezgisel düzeyde çoğaltmayı içerir... Anlam bir bakıma doğurarak çoğaltmadıkça şiirde sadece anlamsızlığa hizmet eder... "Şiirde indirgenmiş anlam rahimde taşlaşmış cenindir..."
* Yaygınlaşmak bir zaman sorunudur ve bu zaman çoğunluk, yazarın ömrünü aşan bir haksızlıktır. Günümüze ait bir şiirin algılanması ve paylaşılması, toplumun farkındalığı ile doğrudan ilgilidir. * Şairin yazdıkları ile yaşadıkları arasındaki fark, bünyesi ile aşabileceği bir gerçeklik ölçüsündedir, yazdıkları ile yaşadıklarının, bağlamını koparanlar, yazdıkları ile yaşadıklarının uçurumuna düşmekten kendisini kurtaramaz. * Arı duru olanın açık seçikliği, derinliğin gizini oluşturur. Gizi olmayan suyu bulandırarak, gizlenmeye çalışan bir açık saçıklık yaratır. * Şair yaşamın ilklerini çoğaltarak, yaşama sevincinden yana tavır alır. İlkleri bitmiş şairin, destanı bozulur. * Şiirde tutarlılık; geçmiş birikimleri yadsımadan, her türlü tutuculuğa karşı, diyalektik reddin yeniyi yaratmasıdır. * En genelde estetik yaratıcılık, yüksek gerilimle, üretim uyumu yakalamayı zorunlu kılmaktadır. *Yaşamı algılayışın yarattığı yüksek gerilimi, onu estetik olarak yeniden yaratma aracı haline dönüştüre bilenler, her türden tutuculuğa karşı olmak durumundadır, bu bir biçimiyle, tarihin karşısında, yerini belirlemeyi zorunlu kılmaktadır. Benim şiirim, en genel anlamıyla ezen ve ezilenler ilişkisi içerisinde, kendini ezilenlerle tanımlayan bir duruştur. * Kendi ömrünün sorumluluğu içerisinde, bir fikri takip oluşturmamaksızın, sıradan oluşun sırrıyla buluşmak mümkün değildir. * Şair ne ölümün kaderciliği, nede doğumun sekterliği ile açıklanamaz, şairin iktidarlı duruşu; iktidar olma tutkusunu yenmiş olmasını gerektirir. * Şair; “iktidar olmayan iktidar” özleminin gerçekliğine sadık kalarak, “imkânsızı isteme” halidir. * Şair "aşkın gözü kördür" diyen geleneksel gericiliğe karşı, aşkın bir aklı vardır ve bu aşkın akıl; sadece insana yaraşan gerçeği görür diyebilme iddiasıdır. * Şair aşkın marabasıdır * Şiir; bilgi, felsefe, zekâ, duygu, öykü, bilinç, bilinçaltı, kısaca insanın kendini gerçeklemesine ait olan bütün durum ve duruşları içeren bir bileşendir, bu öğelerin herhangi birinin diktasına düşen şiir, şiir olma özeliğini yitirir. * Şair şiirlerinden bir birikim olarak her defasında, yaşama farklı bir yetkinlikle giriş yapar. Zaman zaman şairin şiirlerinden, şiire yaptığı yolculukları olsa da bunu temel alan tutum, hızla yabancılaşmanın içerisine düşer. Genellikle “saf“ şiir olarak tanımlanmaya çalışılan bu durumun gerçekten bir “saflık” içerdiğini düşünmekteyim. Şair şiiri ile hayata yeniden gidişini yitirdikçe anlam yitimine uğrar. Bu anlamsızlığı gizem, anlaşılmazlığı ise marifet saymanın içinde durmuyorum.
YABANCILAŞMA SORUNU VE İŞLEVSELLİK…
* Niteliğini işlevsel kılamayan, yalnızlaşma ve yabancılaşmaya mahkûm olur. Kendine takılı kalmış, bunalım şiirlerinin, beslendiği zemin burasıdır. * Şair, kendi benliğinden yola çıkıp, evrenin bütün halleriyle özdeşleşmeyi hedefleyen bir serüvendir. * Şair yabancılaşmış bir yalnızlık değildir, kendini geleceğe ait görme duyarlılığı içerisinde, çevresini derinlemesine algılayan, salt görüngüye takılmayan, şeylerin iç devinimini gören görgü gözlerine sahip, bir tek başınalıktır. * Şairlik, akıp gitmekte olan hayatın içerisinden, kendisini kopararak alma becerisini göstermektir. Şair yaşamın içinden, kendisini parça, parça kopararak örgütler. Şairin bütünselliği paramparça olma gerçekliğinden, kendi serüvenini yaratır.
Paramparça olan gerçeklikten, kendini bir bütünlük olarak ortaya koyma becerisi, şairin tümle buluşma karakterini açığa çıkarır. Şair özne ilişkisi kurduğu bütünselleşmeyle, yazdığı şiirlerden bir bilgi birikimidir. * Şairin gerçekle ilişkisi, gerçeği tanımlayışı ile ilgili bir durumdur. Gerçek şekillendirilmek için kızgın ateşte tavlanmış ışık saçan bir demirdir, şayet şair; bu kızgın demirle yarasını dağlamayı göze alamıyorsa, mikrop kapması kaçınılmazdır. Şairi dağlayan gerçek, şaire göre şekillenerek insana yaraşır bir dönüşüme uğrama durumu yaşar. Çünkü, şair; gerçekle yaşadığı ilişkiden, kendi gerçeğini inşa eder. Bu paylaşılan bir öznelliğin, toplumsal bir nesnelliğe dönüşerek, işlevsel bir karakter kazanmasıdır. * Bir farkındalığı ortadan kaldıran, en temel yanılgı, ayrıcalık istemek olmuştur. Farkındalığını ve farklılığını, ayrıcalık talebi ile imha etmiş olan kişiler, artık bir kalem efendisi olarak, toplumun tüketici talebine dayalı bir üretim içerisine girerler. Yine şiir yazabilirler ama onlar artık; aşkı profesyonel kılmışlardır ve şairlikleri tükenmiştir. * Farkındalık; insanın, gördüğü ve bildiği ile yaşıyor olabilme radikalliğidir. * Onlar devinip değişen ve gelişmekte olan yaşamı, binlerce kez yeniden yaratma sevinci içerisinde, aşkın emrediciliğinden başka emir tanımayan asilerdir. * Dünyayı olmuş bitmiş dogmalar yığını olarak gören bir zihniyetin, gerçekte şiiri ölmüştür. * En genelin bir parçası olan öznelliğimizi doyasıya yaşadığımız şiir, paylaşabilme gücü kadar süreçte yer almaktadır. Şair; paylaşılabilir sancıları yoğunlaşmış bir açılıştır. * Şair acıların çocuğu değildir. Evrensel olarak yaşanmakta olan, bütün acıları yüreğinde toplayan şair; bu acıları evreni yeniden doğurma sancısına dönüştürür. Yaratıcılığa ait bu sancıyı, toplumsal duyarlıkla paylaşıma sokar ve onun toplumsal bir sızıya dönüşmesinin bir parçası olur. Bu sızı esas olarak toplumun duyu şekillenişinin örgüsünü yaratır, toplumdaki manevi şekillenişin temel öğesi olan yaratı, toplumsal örgütlülüğün ilk verisi olarak nitelendirilebilir. * Günümüzün şiiri, okuyucusu tarafından, yeniden bir yaratıma sokulabilmesi gerekir. Okunduğunda bitmiş bir şiirin ne kadar günümüze ait olduğu tartışılır. * En güzel şiir, okuyucunun kendisi için yaratmış olduğu şiirdir. * Yaşadığımız dünyanın, temel sorularını açığa çıkarma duyarlılığı ile yazılmayan şiirin, günümüz şiiri olarak tanımlanabilmesi olası değildir. Şiir insandan sonra başlamıştır, insandan devam edecektir. Şiir bitti demek; doğada insana ait olan, “farkındalığın” bittiği anlamına gelmektedir. * Yaşamı algılayışınızdaki bütünsellik, her şeyi başka bir şey yaparak, yeniden yaratma sürecini zorunlu kılmaktadır. Bu ilk kavganın temelinde ola gelmiş bir serüvendir, emekçi insan veya en genel ifadelenişle ezilen olmanın, etik ve estetik bütünselliğiyle, tüm olguları ayrımlı ayrıntılı tanımlayarak yaşanır kılmak kaçınılmazdır. * Yaşamın karma/ şıklığını yaşanılır bir netliğe dönüştürerek, indirgemeci gericiliğe saplanmadan, her boyutta iktidarlı bir duruşu inşa etmek, şiir içinde ilkesel bir tutum olmaktadır. * Ayrıcalık istemi, toplumsal hiyerarşi de kendi konumunuzu talep etmektir ki bunun açık adı kariyer izimdir. Sistemin verili değerleri yerine, kendi üretilmiş değerleri ile yaşamayı tercih eden şairin yapısı, sistem ilişkilerinin dışında oluşur, şairin üretim zenginliği içerisinde oluşturduğu yapısı, her hangi bir ayrıcalıkla takas edilemeyecek kadar değerlidir. * Niteliksel ve işlevsel olanın üstünden atlayarak yaşamaya çalışanlar, kendi süreçlerinin şeytanını yaratırlar. Yürümekte oldukları yolda, enselerinden tokat, ayaklarından çelme, eksik olamayacaktır. * Şeytan; niteliksiz bir istisnadır ve tanrının bütünlüğünü bozamaz. Şiir ve şair, kaideyi bozan nitelikli bir istisnadır. Gerçek şiir tanrıların ve tabuların korkulu düşüdür. Şair nitelikli ve işlevsel bir ben deyiştir. * Şair dostluk eylemliliğinin içerisinde üretilmiş, iyi niyet zekâsıdır. Şair kullanıldıkça, kendini yeniden yaratabilme şansını yakalar. Şair kullanım değeri yüksek, bedava olan bir nesnelliktir. Onun içindir ki şair; en çok havadan sudan şeylere benzer. Nitelikli işlevsel bir sıradanlıkla kendini bedava kullanıma sunan şair, mevcut sistemle ilişkileri, zorunlulukların dayatması sınırındadır.
Şair dostlarından öncesi ve dostlarından sonrasının fikri takibi içerisinde dönüşen değişendir. Şairin miladı, dostluk eylemliğinin kendisidir. ŞAİRİN ÖMRÜ VE ŞİİRDE İÇTENLİK *Anın hakkını vererek yaşamak, anı birlik yaşamaktan, içerik olarak ayrılır, anın hakkını vererek yaşamak, rastlantıların iç zorunluluklarının bilincinde olan, rastlantılara rast gele davranmayan bir ciddiyettir.
Şair her an'a ömrünü koyarak, onu kendisi için yeniden yaratır. An'a koyularak yaratılan, anılar silsilesi içerisinde, büyük bir “farkındalıkla” yaşamakta olan şair, kendisinin ve çevresinin “fikri takibindedir”. * Şairin kendinden başka dalga geçe-bileceği bir nesnesi yoktur. * Şiir; sürmekte olan ömrümü, kendim için yeniden yaratabilmemin temel aracıdır.
* Şair, var olan bütün ilişkilerinin en iyi öğrencisidir.
* Şiir, sıradanlığın sırrından, rüzgâra karışmaktır. * Şiir; yaşadıklarımla başladığım, yaşayamadıklarım da boy veren ve bana yaşattıklarıyla devam eden, bir serüvendir. * Şiir yaşadığımız, yaşayamadığımız ve yaşattıklarıyla nefes alan, organik bir bütünselliktir. *Yazdıklarımın tümü; yaşama bağlılığımın estetik ayaklanmasıdır. * Yazılmış bütün şiirlerin etkisine açık, fakat kimsenin etkisi altında kalmadan, etkin olmayı hedefleyen, özgünlüğü ve özgürlüğü dizelerde sürdürme savaşımının kararlığına sahip olan şairler, günümüz şiirinin yaratıcıları olacaktır. * Şairlik “yaşamın nabzı bana imge atıyor” demekle başlar. * Yaşamsal bağlılığın içerisinden, kapıma dayanmayan imgenin, şiirimde yeri yoktur. * Elinizde kayda değer bir ömrünüz varsa, şiir için yeterli gücünüz var demektir. * Şairin kaburgası ince omurgası kalındır. Salt bu nedenledir ki sinesine dokunan her inciniş, kaburgasını kalbine saplar. Yine şairin omurgası öyle güçlü bir duruştur ki her döneklik karşısında, omurgası beynine saplanır. Şair son tahlilde kaburgası zayıf omurgası sağlam bir yapılanmaya sahiptir. Duygularının ve aklının sancısından kendisini ve çevresini yaratarak yaşar.
* Şairin ömrü; kaybedecek bir şeyi olmayan, benini örgütlemekle geçer. Şairin tek korkusu; kazanırken; kaybedecek bir şeyi olmayanı kaybetmekle ilgilidir. Şair kaybedecek şeyleri edindikçe omurgasızlaşır ve kaburgası kalınlaşarak yaratıklaşır. * Tercihlerimin neticesi olarak yaşadığım hayatımı intikam gibi sevmekteyim. * Üretilmiş bir serseriliğe terfi etmek üzere olan, bir zatı şahane olarak, kendimde ciddiye alınacak şeyleri bitirmiş bulunmaktayım. Şiir, benim kendimle dalga geçişimin estetiğidir, bu benim hayattaki en ciddi işimdir. * Kılıktan kılığa giren ömrümün biçimlenişi, tamamen öze olan bağlılığımın ifadesidir. Ne ses oyunu, ne sözcük oyunu, nede süsleme, özün yansıması veya yanılsaması olmadıkça şiirlerimde yer vermediğimi sanıyorum. Özün yansıma denkliğine gelen hiçbir biçimsel olanağı, geri çevirmem de söz konusu edilemez. *Yaşamın devinimindeki gizi çözmeye veya anlamaya yönelik, çocukça bir şaşkınlıktır şiir. * Şair bir çocuğun oyunla olan ilişkisindeki, tüm davranışları içerisinde taşımaktadır. * Duygusunu oynama içtenliği, çocuklara ait bir estetik davranıştır. Esas olarak bir duyguyu oynamak, yaşam karşısında istediğimiz bir şeyin olmasına ilişkin, yaptığımız öncel bir eylemliliktir. Bu öncellik, yaşamakta olduğumuz gerçekliği, değiştirebilme arzusunun abartılmasını içerir. Abartılmamış bir güzelliğin, ayakta kalabilmesi, neredeyse imkânsızdır. Bir duyguyu oynamak; estetik yaratımın en önemli adımıdır. Duygusunu oynamasıyla bileşen durumuna getirmiş olan yetkinlik; dünyayı algılama ve açıklamanın en ciddi işi ve en içtenlikli davranışıdır. Mevcut değer yargılarının kuşatması altında, yaşanmakta olan körsek tutum, duygularımızı oynamamızın koşullarını imha ederek, bizleri çocuksu olan bilgeliğimizden uzaklaştırıp, ezberletilmiş soruları sordurarak, sahte bir arayış içerisinde tutmaktadır. Duygularımızı oynama içtenliğimiz (bu noktada söylenmekte olan durum, duygusunu oynamasıyla bileşen haline getirmiş olan içtenlik halidir) bir kez bozulunca, hissetmediğimiz duyguların, oyununu oynamaya başlarız. Bu noktada içtensizliğin ulaştığı boyut, tahammül edilemez olur. Çocukluğumuza ait içtenliğimizin bir parçası olan duygularımızı oynama eylemini sürdürebilmek, ancak estetik bir yetkinlikle olasıdır. * Yaşamsal tercihlerinizin ne kadar insani olduğunu, yaşamakta olduğunuz neticelerle karşılaştırırsanız, nasıl bir ülkede yaşadığınızın bilinci açığa çıkar. Benim içinde bulunduğum neticelerden kendimi yeniden oldurmamın tek adı vardır; oda üretilmiş bir serserilik. Kısaca şiir yazmaya devam edeceğim, şiir ömrümün en güzel serüveni. * İnsanların içindeki şiiri, dışarı çıkarma becerisini gösteren kişi şairdir. Yoksa şiir; her insanın içinde vardır. * Eğer siz; kendi ihtiyacınız olan, dünyanın en güzel şiirini yazmıyorsanız, şiir yazmayı bırakın. “Ben, benim ihtiyacım olan, en güzel şiiri yazıyorum”, öznelliği olmaksızın, şair olunamaz. * Şiirle şair arasındaki ilişki bazen deney yapan bilim adamı ilişkisine dönüşür. Şiir şairi kendi öznelliğinden kopararak, toplumsal gerçekliğin şekillenişinde yaratıma sokar. * Her şeyin bu kadar, başka bir şey olma yeteneğini, içinde barındırıyor olması ve sonsuz bir etkileşim zincirinin çılgın akışkanlığına denk düşen, şiirin işlevi; dünyanın akıl almaz görüntüsünü gözler önüne sermeyi de içerir. * Herkesin aşkı, kendi ömrüne benzer, benim ömrüm, dize gelmiş aşka benzer. * Şair; şeyleri ömrüyle buluşturup, şiir yapandır. * Şairin en karanlık hali bile, aydınlığa gidişin, yön yıldızlarını açığa çıkarma kaygısını içerir. Sevgi ile yapılan bir duygudaşlıkta umutsuzluğa yer yoktur. Şair iyi örgütlenmiş umarların birikiminden, umudu elle tutulabilir hale getirendir. Şair, en karamsar nesnelliği yansıtırken bile, kendisini şiirin içinde ak bir leke olarak var etme sorumluluğu içerisindedir. * Yaşam fark ettiğiniz; yani gördüğünüz, farkına vardığınız; yani bildiğinizle bir birikimdir. Fakat aslı olan yaratıcı yaşamak, bundan sonra başlar. Gördükleriniz ve bildiklerinizle, yaşama mücadelesini sürdürme radikalliği içerisinde olmanız gerekir. Bu radikalliğin olmayışı, ömrünüzün bir türevi olan şiirinizin içtenliğini bozar. * Şair; “bilerek, gülerek, isteyerek” yaşamayı sanat haline getirmiş, iflah olmaz bir muhaliftir.“Esnek, rahat, gönüllü” bir radikalliği içermeyen duruş, sözcüklerin gücü karşısında, çaresiz kalır ve içtenliksiz bir üretime dönüşür. * Tek başına oluşun, yüksek algılayışı ile evrenin özüyle buluşma yeteneğini açığa çıkaran şairin niteliği; kendini paylaşıma sunarak zenginleşir. Bu onu sıradan, işlevsel ve bizden biri yapar. Şair bizden biri olmaya yanaşmıyorsa, bunun nedeni kendine ayrıcalık istemesinden kaynaklıdır. * Şair bir kalem efendisi değil, kalemin efendisi olandır. * Şiir üzerine ne düşünüyorsunuz? Sözcüğünün temel cevabı şiirin kendisidir. Şiir üzerinden düşünmekte olan şairin, bu soruya vereceği cevabın sürekliliği, şaşırtıcı boyuttadır, çünkü şair, her şeye şiirden bakan, şiirden algılayan bir davranıştır. Bildiği her şeyle örgütlemekte olduğu ömrü, şiirin kapsayıcılığındadır. * Şair de şiir de öğrenilebilir bir nesnelliktir ama bunu bilmek kimseyi şair yapamayacağı gibi yazılanı da şiir yapmaya yetmez. * Sanatçı, yarattığı sanattan başka hiçbir şeye sığınmayan ve sığmayandır. * Şair, değişim ve dönüşümün kapsayıcılığı içerisinde olan bir tutuculuktur.
* Düşün gücünüzden yazmakta olduğunuz şiir, ayıklığınızın doruklarında temiz hava çarpmasından bir esriklik yaratır. Şairin en temeldeki esrikliği buradan gelmektedir * Şiir yazıyor olmanın, şaire yaptıklarıyla açıklanabilecek oluşumların başında, güçlü bir algılayış disiplini gelir. Her algılayışın, kavramsallaştırılması; yaprak kıpırdatmayan laf fırtınalarından, söze geçişi zorunlu kılar. Yaşama karışmanın, temel gücü sözdür. Söz; düşüncenin eylemi olma karakteriyle, laf yapmaktan, radikal olarak ayrılır. Yaşama söz verme sorumluluğu içerisinde olan şair; kendine söz geçirebilme( İradi olabilme durumu) gücüne eriştikçe, yapıtları toplumsal öncellik karakteri kazanır. Bu noktada; yazdıklarından yaşama savrulan şair, savrulduğu her yerde, kendisine yeniden başlama gücünü oluşturur. Şairin kendine yeniden başlama gücünün temelinde; "biz dalgınlığı" yatmaktadır. Bir noktadan sonra şair; şiirini alnına yazıyor demektir, bir yanıyla alenileşirken, bir yanıyla kendi kaderini yazmakta olan şairin içtenliği, onu öngörüsünün kobayı haline dönüştürür. Şairin kendi öngörüsünün çıkmazlarındaki savaşımı, onun gizini oluşturur. Aleni oluşundan kaderini eline geçiren şair, kendisine ne yaptığını bilir ama başına geleceklerden bilgisi yoktur. Tüm çabalarına rağmen, yaşamın ona hep bir eksik gelişinden, şair yaşama sevincini üretir. Yaşam severliğinin temelinde, bu eksiklikten doğan esriklik yatmaktadır. Yaşamın sürekli bir eksik gelişi, esriklik şiddeti ile şairi uyarır. Bu nedenledir ki; şair olgun ve doygun olmaktan çok, algı ve aktarımında haylaz bir çocuk edasındadır. Şair bir yanıyla yazdığı şiirden kendini yaratırken, toplumunda kendisini/ ve kendisini yeniden yaratma olanağını açığa çıkarır. Okurla olan etkileşim, şairi toplumun ürünü olma noktasına taşır ki bu şairin bireysel olarak biz dalgınlığına nesnel bir boyut katar. Bu gelinen nokta şairin bizim ve bizden biri olmasının açığa çıkışıdır. Şairin gerek bireyselliğinin, gerekse özseverliğinin biz dalgınlığı, toplumca açığa çıkartılarak, işlevsellik kazandırılırsa, estetik öncellik gerçekleşmiş olur.
Tek başına oluşunun, bütün savruluşlarında, kendine yeniden başlama gücünü; biz dalgınlığından alan şair, yaşam ile bağı bizleşebilmesinden geçmektedir. Yaşamın bir eksik gelişinden, yaşama sevinci üretebilmek ancak biz dalgınlığındaki esrikliğin (aşk halinin), estetiğe (aşka) dönüşmesi ile olasıdır. * Her arayış, bir kaybolmayı içerebileceği gibi, her kayboluşta, geçmişi ile buluşmayı içerebileceği unutulmamalıdır. Kendi şiirinin arayışı içerisinde kaybolanlar, şiirin geçmişiyle buluşarak yollarına devam ederler. * Şairin tozutması bir çiçek tozutmasıdır. Bu diğer tozutmalardan kendisini evrensel meyvesi ile açığa vurur. * Özgünlük ve özgürlük; birikim esaslı bir tutum alıştır ve kendisine ait bir geleneği vardır. Her şeyi kendisi ile başlatmak isteyenler; mevcut nesnelliğin kendiliğinden var oluşuna mahkûm olurlar.
Özgünlük ve özgürlük adına tekdüzelikle buluşurlar. Her arayış kaybolmayı göze alan bir aydınlatıcılık esaslı bir davranıştır. Geçmişten bu güne, mevcut nesnelliğe kafa tutan kaybolmacı arayış, kendi geleneği ile buluşarak, yoluna devam eder. ÜRETİM SÜRECİ, EZİLENLER VE ŞİİR… *Estetik en ilkel haliyle bile, dünyayı ele geçirerek, kendine göre yeniden yaratma mücadelesi olarak görülmüş ve bilinmezliğe karşı etkin bir araca dönüşmüştür. * Ağır iş diye tanımlanan işlerde çalışmakta olan insanların, sabırlı ve sürekli kıldıkları bir ritimleri vardır, izleyeni yıldıracak kadar tekdüze olan bu çalışmalar olmadan, şiir olmuyor. Benim şiirle ilgili çalışmam, bu tarz bir işçiliği gerektirmektedir. Her sözcüğe sabırla yaklaşan ve günlerce sürecek yorucu, yıpratıcı bir çalışma neticesinde, şiiri oluşturmaktayım. * Bizim her gün, bağıra-çağıra kürek salladığımız yaşantımızın, “sıradanlığının sırrında” boy veren şiirin nabzını tutmak; yaşama bağlılığımın temel gücünü oluşturmuştur. Bulunduğum yerde şiir, beni ezmek için tanımlanmış “bütün işleri ezme gücüne sahibim” diye bilmekten geçmektedir. Bu nedenledir ki şiir benim için, iş olmaktan çok, nefes almak, su içmek, dinlenmek kadar sıradan, nitelikli ve işlevsel, bir vazgeçilmezliktir. * Şiirlerimde, öfke, hüzün, acı, sevinç yani insana ait tüm haller, başı dik bir duruşa sahiptir. Acıma ve acındırmanın marazi halleri ile hastalıklı şair tiplemesinin dışında… Kendini her geçen gün tanımlamakta olan bir serüvendir. * Üretim sürecinin dışında, kolaycı biçimlerle, kendini farklı kılma gayretkeşliği; herkesin hızla birbirine benzediği, içeriksizliği inşa etmektedir. * Şiirde dili sadeleştiren iksir, alın terinin içindedir, alın terinin dokunuşu, şiiri anadilin akışkanlığı ile buluşturan şaşmaz bir yol göstericidir. * Ben her geçen gün, ezilenlerin üretilmiş karakterinin yansımasına denk düşecek şiirle buluşma eylemi içerisindeyim, bu ömrümce yaptığım tercihlerin, şiir bazında önüme koyduğu bir zorunluluk yasasıdır.
* Şiir ezilmişliğin sabrından doğmuş bir aşktır. * Ezilenlerin şekilsizliği, kendini binlerce defa yeniden yaratabilme potansiyelini açığa çıkarabilir, yeter ki ezilenler, kendi aydınları tarafından ötekileştirilmemiş olsun. * Ezilenleri, değişimin nesnesi haline dönüştürenler, hiçbir şeyi değiştirmeden iktidar olmayı isteyenlerdir. Değişim özneleşmiş bir karakter değilse, sadece kendini tekrarlayan bir gericiliktir. * Ezilenlerin şiiri, ezenlere ait tutum ve davranışlardan uzaklaşabilme yeteneğimizin içerisinden yükselecektir. Bu etiği ete kemiğe büründürmeden, ezilenlerin yükselen estetiğini yaratabilme şansına sahip değiliz. Şair, etik ve estetik bir bütünsellik içerisinde olma sorumluluğu ile devinir. * Sanıldığının aksine ezme kültürü, ezilen insanın içinde en hızlı gelişen bir baş belasıdır. Her gün binlerce yatay çatışma içerisinde, kendini var etmeye çalışmanın, yarattığı tahribattan, ezilenlerin kendi estetiğini yaratabilmesinin ön koşulu, dünyayı kendinden yana döndürebilme gücünün açığa çıkması ile mümkün olacaktır. * Şiir dünyayı kendimden yana döndürebilmemin kendisidir.
* Şiir; dünyayı algılamak için, sevgi ile yapılan bir empatidir. Şairin özseverliğindeki yaratıcılığının temelinde, dünyanın yerine kendini koyarak, seçici bir sevmeyi inşa etmesi yatar. Sevgideki seçicilik, şairin taraf olması ile tanımlana bilir. Taraf olmayan, seçiciliğini yitirmiş bir sevgiyi tanımlamak gerekirse; en azından yanlış sevmek olarak adlandırabiliriz ki bu sömürgeci kültürün yanında yer almaya kadar varan bir serüveni içerir. Şiir, şairin başta kendisi olmak üzere, yaşamın bütünselliğini, doğru sevebilme yeteneği ile ilgilidir. Sevgi ile yapılan bir duygudaşlık, estetiğin çekiciliğini açığa çıkarır. * Sistem tarafından ezilerek, kimliksizleştirilmeye çalışılan emekçilerin, içinde bulunduğu durum, ürkütücü bir boyuttadır. Bedeniyle çalışan insanların, omuzlarından savrulan fütursuzluğun, kendi estetiğini yaratabilmesi, ne yazık ki sadece tesadüflere bırakılmıştır. Bu rastlantısal buluşmaların akacağı zeminleri inşa edecek aydın tutumuna ihtiyaç vardır.
* Estetik bir dünyayı yaratma mücadelesi olarak tanımlayabileceğimiz, geleceğin inşası; her boyutta, kendini tanımlama ciddiyetinde olmak zorundadır, şiirde kuramsallık kaygısı bunu içerir.
EZİLENLERİN ESTETİK ÖRGÜSÜ
* Ömrünü, sisteme kravat yaparak buruşturanların, şiiri bitmiştir.
* Şiir kendisiyle başladığı yerden, boynuna kravat takmayan bir serüven olarak, devam edecektir. * Şiirlerimi üretebilme gayretim, kendimi örgütleme ve sürecin şiirini yazabilme yeteneğimle sınırlıdır. * Bir şeylerin başında olmak, kendinde akıp gitmekte olan hayatın, dışına çıkmayı zorunlu kılar. Şair kendinde olan, iktidarlı bir akışkanlıktır, hiçbir şeyin başında olmayan, hayatın içinde olandır. Onlar başında olduklarının son sözünü söyleyerek, kendini olmuş bitmişlik olarak tanımlama gayretindedir.
Ötekileri yutarak büyümeyi esas alan bir gericileşme süreci, yuttuğunu hazmedemeyen sancılı bir süreçtir. * Şair sadece kendini örgütleme yeteneği içerisindedir, şairin nesnesi kendisidir. Şairin kendi dışı ile kurduğu bütün ilişkiler; özne ilişkisidir. Şair şeyleri örgütleyen değildir. Şair kendi dışında var olanla örgütlenen bir duruştur. Şair kendi özgünlüğünü bozmadan, özdeşlik yaratma gücüdür. Öznenin özne ile örgütlenmesinin tanımı “örgütlenen” olmaktır. * Örgütlenen olma karakteri ile her özneden önce ve her özneden sonra, sosuz bir başkalaşım sürecinin etkin öğesi olan şair. Kendisini, dostluk eylemliliği içerisinde kullandırarak, okurun kendini-kendisi için yeniden yaratabilmesini sağlar. Şair okuru kullanan değil, kendini okura kullandıran bir yaklaşım içerisindedir. * Yazdığınız şiirlerin, buluşturma gücü, sizi yazdıklarınızdan yaşıyor olma gerçekliğine taşır. Şair oluştaki öznellik; bu noktadan sonra, toplumsal bir nesnelliğe dönüşür.
* Tüm karşıtlıkların çatışkısından doğan, yüksek gerilimde, “esnek, rahat, gönüllü”, bir duruş olan şair; sığındığına sığmış kölelerden olmadığı gibi, aradığını bulmuş efendilerden de değildir. Şair “kapsayan ve kapsanan” olma gericiliğinin dışında, tüm karşıtlıkların içinde, yüksek gerilimle yaşayabilen “kapsamlı” bir duruştur. Başta kendi özgünlüğünün üretimi olan sistematiği olmak üzere, her şeye bilimsel bir kuşkuculukla bakan şair, değişimin ve dönüşümün çekiciliğine tutulmuş olması, tek tutuculuğudur. * Var olamıyorsan, yok saydıklarını gözden geçir. Yok, saydıklarından var olmak istemiyorsan, sızlanmadan yoluna devam et. Neleri yok saydığın, nasıl bir var oluş istediğinle doğrudan ilgilidir. Yok, saydığı şeyleri kaybedenlerin, ruhundaki boşluk henüz ölçülemedi. * Bir şair, kendini verili koşularda var edilenden inşa etmez. Şair kendisini, sistemin yok saydıklarından var eder. Bu nedenledir ki gerçek bir şiir, sistemin korkulu rüyasıdır. Sistemin her gün binlerce kez önemsiz kılmaya çalıştığı değerlerimizin yok sayılması karşısında, şair; sistemin yok saydıklarından örgütlenen, bir baş kaldırıştır. * Ezilenler kendi alt-aidiyetlerinin özgürlüğünü yaşamadıkça, üst aidiyet oluşturamazlar. Yaşanmamış alt-aidiyet duyguları, üst-aidiyet yaratma gücünü imha eder ve onları kendi alt-aidiyetlerinin körlüğüne mahkûm eder. Şair bu nedenledir ki alt-aidiyet yaşanması ve ifade edilişinin demokratik bir savunucusu olmakla birlikte, özgürleşmenin bir üst-aidiyet sorunu olduğu bilincindedir. Şair alt-aidiyet körlüğünün içerisinden gelişkin bir estetik yaratılamayacağının bilincinde olmak durumundadır. Şair; her koşulda ezilenlerin bütün farklılıklarının bileşeni olma sorumluluğu içerisinde olmaksızın, estetik bir zenginlik yaratabilme gücüne erişemez. Ayrıca eklenmeci bir tutumun ifadesi olan birleşik (bitişik)düşüncelerle, ezilenlerin üst-aidiyetindeki zenginleşmenin yaratılabilmesi olanaklı değildir. Estetik zenginlik üst-aidiyet bileşenini (alaşımını) yaratabilme sorunudur. Çünkü yaşam karma bir şıklıktan yanadır. Şiir dünyayı açıklayan en güzel karma/ şıklıktır. SON -ÖTEKİ *,Mülkiyet ilişkileri üzerinden açığa çıkan ezme ve ezilme ilişkisi; ezeni de ezileni de aynı kültür içerisinde yoğurarak, düzen içinde tutabilmesinin temelinde; ötekileştirme silsilesi yatmaktadır. Şair bu nedenledir ki “son-öteki” olma kimliğinden devinir. Her türlü iktidarın bu denli eril kimlik taşıması; bütün başkaldırıları olduğu kadar, şiiri de kadından bir algılayış olarak açığa çıkarır… *, Gez göz arpacık tan, Bilinmezliğe aşk saçmalaması, SarDünya şiir…
(Ezilenlerin Estetik Algısında, Şiirin Bilimsellikle Bağı)
Değişimin hız yükseltisi, zaman ve mekân bozucu niteliktedir. Değişim hızının yükselişi; mekân ve zaman bozuculuğundan sebep sonuç ilişkisinde bozum yaratır.
Bilginin tanrısallığını bozan belirsizlik, tanrıyı da ortadan kaldıran bir özelliktir. Bilginin kendini belirsizlikte inşası, bilgilerin estetik bileşeninden güç kazanan bir bütünleme davranışıdır.
Belirsizlik içerisine taşınan estetik algı bütünlüğü; görecelik algısını, olabilirlik dönüşümüne uğratır. Ortaya çıkan olabilirlikten yapılan seçim, olmasını istediğimiz bir süreç niteliğidir.
Belirsizlikte, görecelik kutsaması kaderciliktir. Belirsizlik içindeki estetik algı bütünlüğü, bir kez olabilirlik seçiciliğini inşa ettiğinde. Bilinmezliğe dönüşme şansı kalmamıştır. İradi müdahale ile açığa çıkan “belirlenmişlik”, kendi içinde taşıdığı bir eksikten “belirsizlik” içeren bir özelliktir.
Değişim hızı bilme netliğini göreceleştirir. Burada göreceliğin açığa çıkışı bilimin geri özelliğidir. Belirsizliği bilinmezlik yapan geri bilgi yönelimidir. Maddenin hareket hızındaki özellikten açığa çıkan görececilik algılayışı ancak bilginin estetik algı bütünlüğünden devinerek bileşen oluşu ile olabilirlik netliği yakalar.
Başlangıcı belirsizlik olarak seçmek, estetik algının an içinden seçicilikle olabilirliği açığa çıkarırken, olabilirlik içinden iradilik, bir eksiği olan belirleyicilikle süreci başlatmış olur.
Süreç belirsizlikten bir eksiği olan belirginliğe dönüşürken, estetik algı kendini bir eksiğin içerisine inşa ederek, belirsizlikten akışını inşa eder.
Şiir; belirsizlikten yola çıkışın görece olanı olabilirliğe çeviren ve olabilirlik içinden seçicilikle iradi olanı açığa çıkartan, bir eksiği eksilmeyen belirleme davranışıdır.
Şair her zaman kendisini bir eksiğe inşa ederek belirsizliği başlangıç noktası yapar.
Gözlem aldatıcılığının inşası olan görecelilik, bir kez kutsandı mı? Sorun artık bilinmezciliğin inşasını gerçeklemiş olur. Göreceye indirgenmiş olan bilgi birikiminin çatışkısından ortaya kanımca bir karma-karışıklık çıkar. Görece ile baş edebilme yolu olarak eklektizmi seçmek dediğimiz bu davranışın yaratıcı karakteri yoktur.
Uzmanlaşma ve ayrışma içerisinden her bilginin aynı zamanda kendi estetiğini buluşundan estetik bir algı bütünlüğü olması gerekir.
Belirsizliğin içerisine, estetik algı bütünlüğü içeren bilgi bileşeni ile "arkındalık"olan bir müdahillik olmadan. Görece olanla doğru bir ilişki kurulabilmesi olası değildir. Görece olanla estetik algı bileşeni olan bilginin ilişkisi; görece olanın ortaya çıkartacağı olabilirlik zinciridir.
Farkındalık işlevi; olabilirliği açığa çıkarışın, iradi olarak seçme ve biriktirme davranışı; belirsizlikteki olabilirliğin sınırlarını zorlama davranışı ile yaşamsal karmaşanın netliğini açığa çıkarmaktır.
Farkındalık an içerisinde yaratılmış geçmiş ve geleceğin şimdi müdahilliği olma özelliğinden devinişi ile belirsizlik içerisinde, kendi zamanını yaratma gücünden bir nesnellik oluşumudur...
Belirsizliğin içinde zaman ve mekân yaratımını inşa etmeden, göreceliği ortadan kaldırmak olası değildir. Yaratılmış zaman nesneliğinin fikri-takibinde olmayan görece tutum, belirsizliği kutsayarak, öngörü imhasından bilinmezlik tapınağı yaratır. Sorun, belirsizlik içerisinde farkındalığın kendi zamanını yaratışı ile süreç yaratarak, öngörü inşasından oluşum gerçekliğine nesnellik kazandırmaktır.
Yaratılmış sürecin fikr-i takibinde olmayış görecelik kutsamasından sadece sistem olanağının herhangi bir şeyi olma davranışının ötesinde bir anlam içermeyiştir.
Uzmanlaşma ve ayrışmanın bilgideki derinliği estetik bileşen olmadığı sürece görecelikle ilişkisi… Göreceliği kutsama ilişkisidir.
Yine bilginin derinliğinden estetik algı yaratmadan “birleşik” bilgi ile (estetik bileşen olamamış bilgi ile) Eklektik yaklaşım, sadece yarattığı kargaşa ile verili ortama hizmet eder. Görecenin önemini ve gereğini kutsamak bir alt aidiyet algı olarak sadece çeşitçiliktir.
Üst aidiyet algı bütünlüğünün içerisinde olmayan görecelik, bilinmezlik sisteminin tamamlayıcısıdır. Üst aidiyet algı bütünlüğü görece olanı farkındalık yapan, kendi zamanını nesnellik olarak başlatandır.
Maddenin(Hreketin-Enerjinin) değişim hızının, zaman ve mekân bozuculuğu inşa edişinden açığa çıkan belirsizliğin her şeyi görece kıldığı yerde, bilinmezlik inşası başlamıştır.
Belirsizliği bilinmezlik yapan göceciliğe ilk müdahillik estetiğin öncelliğinden açığa çıkar.
Göreceyi olabilirlik dönüşümüne uğratan ilk saldırıyı şiir gerçekler. İnsan aklının imgesellikten aldığı hız, maddenin(Eerjinin) hızını geçebileceği tek hızdır.
Maddenin hızından geri düşmüş bilimi ayağa kaldıracak olan estetik algı bütünleyişinden açığa çıkacak olan "yeni bilimin", ön habercisi estetiğin öncül gücüdür.
Şiir;cevap olma yeteneğini yitiren bilginin estetik bileşeninden, "yeni bilginin" imgesini açığa çıkarma gücü ile sabitlenmiş zaman ve mekân bağlamından inşa edilmiş, sebep sonuç ilişkisinin deneyci bilgisini aşan bir Donkişotluktur.
Belirsizliğin zaman ve mekânsızlığında, şiir, insan aklının kendi zamanını nesnellik olarak ilk açığa çıkarışının en güçlü müdahilliğidir. Her türlü bilgi, bir biçimi ile şiirin estetik algısından kendini yenileyen bir bileşen olduğunda, kazandığı hızla maddenin hızının önüne geçerek, onu müdahale edilir kılar. Şiirin şimdisi; kendini izafiyetten yaratılmış zaman olarak açığa çıkarıştır. Bu zamanın açığa çıkışındaki nesnellik maddeye mekân oluşu inşa eder.
Bu nedenle bir şiirin her şeyi bir şey yapan estetik algıdan devinen bütünleyiciliği, geleneksel bilgi bileşeninden dönüşerek, kendi zamanını ve bağıntılarını umulmaz bir hızla gerçeklemeyi içerir... *,ŞİİR ETKİNLİK GÜNDEM GÜNCEL DİYALEKTİĞİNDE DURU YORUM AKIŞKANLIĞI DURUŞU
Şiir, kendi etkinliğinden gündem yaratarak güncelle ilişkilendiğinde; yaşamsal bir akışkanlık kazanarak (fikri-takip inşası içerisinde), duru-yorumun akışkanlığını duruş olarak inşa eder.
Bir önceki etkinliğin yaratımlarında yapılan yorumların gündemleşmesi ve bu gündemin güncelle diyalektik bağ kurması gerçekleşmeden, şiirde, iç akışkanlık korunamaz.
Güncele indirgenmişlik verili koşulların popüler yaklaşımına düşmeyi içeren bir bildiriciliğe dönüşmesi şiirle yaşam arasındaki ilişkiyi suni bir ilişkiye dönüştürür.
Öznel etkinliğinin sorusunu açığa çıkartanın, günceli içererek devinimi, şiiri kendi niteliğinden ve gündeminden taviz vermeden, günceli içererek yaşamsallaşması ile akışkanlığını inşa etmesi gerekir..
Kendi gündemini inşa etmeyenlerin, güncelle ilişkisi, bir sürükleniş oluşu ile gündemi olmayanın “güncel-ci-ciliği” oluştan “eyleyen” niteliğini yitirmiş “eylemcilik” anlayışıdır. Şiir kendi iç deviniminden gündemli bir akışkanlıktır ve güncelle yaşam ilişkisini buradan kurmak zorundadır.
Bir biçimi ile bir önceki yaratımın konu içeriğinden devinerek, kendi serüveninden açığa çıkan veya çıkartılan ortaklaşmış soruyu, gündem olarak belirleyişimiz; yeni "kavram konuyu”, güncelle ilişkilendirerek netleştirmesi gerektiği düşüncesindeyim. Böylelikle “ilgili şiir”, fikri-takip içeren bir bilgi birikimi niteliği kazanabilir.
Kendi iç etkinliğinin, şiirde, “konu-kavram” yaratışı, başlama sürekliliği içeren bir akışkanlık inşasıdır. Bu akışkanlığı güncele ilişkin belirlemek iç etkinliği örseleyen akışkanlığı kristalize etme tehlikesi içerebilir.
Şiirde, tüm “yararlı etkinliklerin” temel açıklayanı olan, etkinliğin, gündemli oluşunu inşa etmeksizin, güncelle, yaşamsal bir akışkanlık inşa edemez. Bir şiirin yaşamla akışkan ilişki kuruşu güncelle kurduğu ilişkinin niteliğinden netlik kazanır.
Kendi iç etkinliğinden gündem yaratamayan her türlü etkinlik, kendisine dayatılan güncelin içerisine sadece çeşni olur. Şiir akışkanlığı kendi iç deviniminin açığa çıkardığı akışkanlıktan günceli içererek verili durumun güncelliğine, öz niteliğinden, zaman ötesi cevap niteliği oluşuyla kalıcılık kazanır.
*, Öz Biçim ve içerik Biçem Sorunu
Kabuk; özün içerisinde bulunduğu nesnellikle kurduğu, yaşamsal geçirgenlik ilişkisidir. Bence bu yaşamsal geçirgenlik; yaşama sevincinden nefesi tutulanların izleğinde olmayı içerir.
Kabuk, aynı zamanda, nefes nefese düşünce takibinin yaratıcılığından yüzleşirlik inşasıdır. Yaşamla yüzde yüz yüzleşirliğin tek yolu, düşünce takibinin üretim gücünden paylaşım zenginliği yaratmasıdır.
İçeriğin nesnellikle yaşamsal geçirgenliği ancak kabuğun kendisini "biçimlendirmesi" ile olasıdır. Öz ve biçim soyutlamasının doğru anlaşılması, nesnelliği de içeren bir "kavrayış" olmadıkça, sadece, bir indirgemeciliktir. Öz ve biçim indirgemesi nesnelliği de içeren bir yükselti olmadıkça sekterlikten çürümeyi garantiler.
Öz ve biçimin nesnelliği dışlamadan ele alınışı; kavrama davranışıdır. Anlama ve anlatmanın ötesine geçmek ancak İçeriğin (öz biçim ve nesnellik bütünlüğü diyalektiği) kendisini "biçemle"( özün nesnellikle olan ilişkisinden biçim kazanışı) açığa çıkarması ile olasıdır.
Öz sadakati öznelciliğinden ve biçimin indirgemeci sekterliğinden kurtulabilmek "anlama" ve "anlatmanın" ötesine geçen bir kavrayış dilidir ki bence bu estetik yaratımın bir "biçem" olarak ele alınmasını zorunlu kılmakta...
Şiir bir biçem sorunudur dersek haddimizi zorlamış mı oluruz bilmiyorum...
Her ne kadar toplumcu gerçekçilik adına sergilenen davranışlarda ifadelenişler öz mü yoksa biçim mi önemlidir diye indirgense de, toplumcu gerçekliğin ustalarının böyle bir sorunu olmadığının öğrenicisi olmakta fayda var.
*, Bütün kabuklar yumuşak dokudur. Yaşamdan yana geçirgenliği, özün nesnellikle olan ilişkisinde seçicilik inşasıdır. Aklın nesnellikten yaşamsal seçiciliği; "görgü-gözü" olarak örgütlenmektir.
Görünenden "görgü-gözü" ile "seçicilik bileşeni" inşa etmek; "biçem" yaratıcılığıdır. "Toplumcu gerçekçilikte" biçem; "başka bir dünya mümkündür duruşunun" seçiciliğinden aklın bileşenini görgü gözünden yaratmaktır.
Görünenin "göz köleliği" seçicilik yitimidir. Bizim yörede gençler için "o gençtir, onun aklı; henüz göz aklı" derler. Kimimiz göz aklından, kimimiz aklın gözünden şiire geliriz. Şiir bize bin göz bakmayı öğretir.
Görmek, duruşunuzun emrediciliğinden devinir. Duruşunuz gördüğünüzle olan ilişkinizde seçicilik; tercihinizdir. Duruş; biçemin nesnelleşmesidir.
*, Öz nesnellikle biçemden yüzleşir. Şiir; bireyselliğimizin, insanlık tarihinin gelmişiyle geçmişiyle yüzleşirlikten, geleceğe şimdi duruş kazanmasıdır. Şiir; geleceğin şimdisi içerisinde, bütün zamanların yüzleşirliğidir.
*, Şiir; nesnellikle bütün bağlamlarını koruyan bir indirgeme oluşu ile yükselti inşa etmektir. Şiir yükselti inşa edişini üslup bütünlüğünden imge yaratımı ile gerçekler. Nesnellikle kopmaz bağlar inşa eden "imge" yaşamla yüzleşmektir.
İletiyi düzenleyen: SonÖteki, de: 21/11/2009 08:34
|
|
|
| | Herkesin yazı yazması yöneticiler tarafından engellenmiştir. |
sonöteki
Yönetici
 Yönetici
| Gönderilenler: 74 |  | Kanaat Notu: 0
|
Cevapla:Şiiri bence "saçmalıyorum" - 15/08/2009 17:41
*, Emekçi soyutlamasında(indirgemesinde), nesnelleşen duruş ve eyleyen karakteri ile üsluptan davranış olarak, Toplumcu Gerçekçilik. Şiirden düşünmek…
Üslup; kimden yanasın indirgemesinin etik estetik değerleri ve mücadele birikimini, mevcut nesnellikte üretim için tüketebilmenin temel yaratım aracıdır ki ben buna; "emek-insan" davranışı deme ihtiyacı duyuyorum.
Her indirgeme; bir duruş (biçim alış) oluşuyla bir "davranıştan" (üsluptan) nitelik tanımlayıştır. Üslup sadece açıklayan değil, duruşa ( indirgemeye) davranış katan bir eyleyenliktir. Şiir (sanat ve edebiyat) bu anlamda iyi üretilmiş bir üsluptan devinişi ile "yaşam tarzı inşasının" olmazsa olmazıdır. Üslup aynı zamanda; indirgemenin açıklayıcı dilinin yükseltisi olma niteliği ile "eyleyenliğin" kavrama dilidir
Kısaca, emekçi indirgemesi, bir duruş açığa çıkarırken; üslup onun davranış niteliğini, "emek insandan" eyleyen olarak netleştirir. Bir duruşun (soyutlama ile açığa çıkan indirgemenin) yaşamın karmaşasına denk düşecek bir "insan yükseltisi" (emek- insan) olabilmesi; üsluptan yaratılmış bir davranış değilse; indirgeme; ilkellikten indirgemeciliğe dönüşür.
Her soyutlama bir indirgemedir. İndirgeme olmadan duruş açığa çıkmaz. Bir indirgemenin davranış kazanması; yaşamsal karmaşaya nüfuz edebilen bir üslup yaratımı ile gerçekleştirilir. İndirgeme(duruş), eyleyen oluşunu, "öz ve biçim geçirgenliğinin nesnelliği" olan üsluptan alır.
Şiir öz ve biçim geçirgenliğinin nesnelliği olan; üslup(biçem) olmaksızın gerçekleştirilemez. Emekçi indirgeme duruşu, öz biçim geçirgenliği nesnelliği olan üsluptan devinmedikçe "toplumcu gerçekçi" şiir yazılamaz. Öz olarak "emekçi şiir" emekçi olmaktan kurtulmanın şiiri oluşu ile sömüren ve sömürülenlerin olmadığı bir dünyanın "emek insan" şiiri olmaktan devinir.
Üslup; dünyayı anlama ve açıklamanın dili olan soyutlama ile açığa çıkardığımız "emekçi indirgeme duruşuna", yaşamsal karmaşaya nüfuz edecek olan davranış niteliği katmaktır.
Bunu, bilimsel olarak açığa çıkartılan, indirgeme duruşunun, yaşamsal yükseltisi, öz-biçim geçirgenliği nesnelliği içerisinden gerçekler.
*,Kısacası mı;
Emekçi duruşuna indirgenmiş bir "şiirin"; açıklama diline düşmek; öğreticiliğin dışına çıkamayan (kendini öğreticiliğe mahkûm eden) bir bildiriden başka anlam ifade etmez.
Şiir dışardan bilinç taşıyan olmaktan devinmez. Şiir; içsel bir devinim olarak özneden özneye devinen bir nesnelliktir.
Genelde şiirde öz mü biçim mi önemlidir sorusuna verilen mekanik algının kırıldığı zeminde; şöyle bir soyutlama yapmak olasıdır.
Öz ve biçim geçirgenliğinden (biçem-üslup nesnelliğinin inşasından) biçim kazanmak, şiir olabilir. (Olabilir diyorum, çünkü, bütün bunları yaptığımızı sanmışta olabiliriz - hepimiz şiir yazmayı, yani ipte yürümeyi öğrenebiliriz, gelgelelim ki şair olmak (can-baz olmak); bizden, tarif edemediğim "başka bir şey" daha ister)
Şiir; anlama biçim bulmanın mekanik algısından devinen söylevciliğin ötesinde bir yaratımdır. Dünyayı anlamak ve açıklamak bir indirgeme dilidir. Bu sadece bir duruştur. Oysa Komünist(Emek İnsan) şiir; dünyayı değiştirme derdinden devinen "kavrayışın", "davranış dilidir".
Dünyayı değiştirmek; onu açıklama diline mahkûm edenlerce değil, davranışın kavrayış dili olmasından "eyleyenlik" (Praksis) kazanmakla olasıdır. Burada öz biçim geçirgenliği kadar, teori ve pratiğin geçirgenlik zemini olarak da üslubun altını çizmek gerekecektir.
Üslup bu açıdan bakıldığında, anladığımız ve açıkladığımız dünyanın, değiştirilmesinin sezgisinden bir "eyleyen" dilidir.
Öz ve biçimin geçirgenlik nesnelliğinde, özden biçime -biçimden öze geçişlerin zaman ve mekânının yaratılmasını, şiirin yapı kuruculuğu olarak ifadelendirmek, kanımca pek yanlış olmaz.
Şiir bu bağlamda, yaratılmış zaman ve mekân içerisinde kuruculuktur. Şiir "kurma-canın" eklektik yapısından birleşik bir süreç "olmaktan çok" (sentetik "olmaktan çok") üslubun organik bileşeninden devinir.
Üslup aynı zamanda, verili zaman ve nesnelliğin içerisinde, kendi zaman ve mekân yaratıcılığını inşa eden, "çözümcü karşıtlık" (alternatif) olarak an ve mekân yaratımını gerçekleştirmenin nesnelliğidir.
Kısacamın Kısacası mı;
Dünyayı "emek insanın" kavrayış davranışı ile değiştirme derdinden devinen, kuruculuğun bütünselliğinde, zaman ve mekân yaratıcılığının eyleyeni olmaksızın “şiire” yaklaşamayız. (yaklaşamayız diyorum, çünkü bütün bunların gerçekleşmesi sizi yaratıcı yapabilir ama bu illa ki şiir olmayabilir. Ama bütün bunlar sizi “şiir” yapabilir.
Yaşamda bu kurallardan devinen, hiç şiir yazmamış ve şair olmayan, ömrünü şiir yapmış olanların anısına saygıyla.
İletiyi düzenleyen: SonÖteki, de: 21/11/2009 08:41
İletiyi düzenleyen: SonÖteki, de: 21/11/2009 08:42
|
|
|
| | Herkesin yazı yazması yöneticiler tarafından engellenmiştir. |
sonöteki
Yönetici
 Yönetici
| Gönderilenler: 74 |  | Kanaat Notu: 0
|
Cevapla:Şiiri bence "saçmalıyorum" - 27/08/2009 20:54
*, Emekçi eşitliği duruşunun, etik ve estetik davranış bütünlüğü ve özgürlük sorunu
Emekçinin eşitlikçi duruşu, sınıflar mücadelesinin gereğinden, bir davranış oluşu ile kendi etik ve estetik değerlerini; kendisinden önce var olagelen, etik ve estetik değerlerin tüketiminden(mevcut nesnellikte üretim için) üretir. Dünyayı değiştirme derdinden devinişin, karşıt çözümcü kuruculuğunu içeren bu davranış; emekçinin eşitlikçi duruşunu, eyleyen olarak açığa çıkarması zorunluluğundan devinir.
"Başka bir dünya mümkündür" deyişin, yaşadığı topraklarda, verilmiş olan mücadelesinin fikri takibinden, evrensel bakış açısı ile seçiciliği, verili koşullardan yaratıcı bir eyleyen olmadıkça; etik ve estetik nitelik kazanamaz.
Devingen bir etik ve estetik inşası olmayan süreçler; ancak, töresel nitelik içerir.
Sınıflar savaşımının tarihsel seçiciliği içerisinde, değişen mevcut koşulların gereğinden, evrensel algıyla, eyleyen olmaksızın, etik ve estetik değerlerin diyalektik gelişimi açığa çıkartılamaz. Sınıflar "savaşımının" insanla ilgi her sorunu kendi sorunu yapışı (duruşun davranış kazanışı- insan yükseltisi-), ancak, bilimsel soyutlamanın ( emekçi ve eşitlikçi oluşun) kendi etik ve estetik davranışlarının üretilmesinin alt yapısı oluşudur. (belirleyici etki nesnelliği).
"Belirleyici etki nesnelliği" olmaksızın, davranışın, açığa çıkması olası değildir. Bu nedenle "duruşun" kendisi etik ve estetik yaratım değilse bile, etik ve estetiğin olmazsa olmazıdır. (bu aynı zamanda, emekçinin eşitlikçi duruşunun özgürlükçü oluş diyalektiğidir.)
Duruş; bir omurga inşasıdır. Omurga "eklemli organik bütün" oluşu ile davranış niteliğini içerisinde taşır. Duruş, davranışı içerisinde taşıyışı ile özelliklidir. Bu özellikli oluşun sürekliliği, ancak, hareketle kazanılır, (yoksa omurga kireç bağlar) Duruşun davranış özelliğini açığa çıkarması; ancak, eyleyen oluşla işlerlik kazanır. Duruşa ait olan davranış yeteneği açığa çıkmadan (kendini nesnelleştirmeden) etik ve estetik yaratım gerçekleyemez. Omurgasız, yani; duruşu olmayanın davranışı olamayacağı gibi, davranışsız bir omurganın da sağlıklı olması olası değildir.(Omurganın taşlaşması ve sekterlik sorunu)
Tarihsel seçiciliğin, töreye dönüşmesi tehlikesi; mevcut nesnellik yaratıcılığı içermeyişidir. Bu nedenle; evrensel bir bakış açısının tarihsel seçiciliği, verili gerçeklikten kendisini sürekli yaratışı gerçekleştirilmeden, omurgaya uygun davranışın, sürekliliği inşa olamaz.
Bir duruşun (omurganın) hareket yeteneği yön tayin edici bir özellik gösterir.
Davranış, yön tayin edicinin emredenciliğinden, mevcut nesnelikte hareket zenginliği inşa etmektir.
Duruşu bozmayan davranış bütünselliği inşa etmek bir tarz (üslup) yaratımıdır. Duruşun özelliğini bozmayan, davranış zenginliği, ancak, etik ve estetik değerler bütünü inşası ve yaratımı ile gerçekleştirilebilir.
Bu noktada duruş ve davranış diyalektiğinin yaratıcılığı, tarzın etik ve estetik değerlerle olan ilişki diyalektiğidir demek, haddimizi aşmak mıdır? Bilmiyorum.
Mücadele geleneği açısından baktığımızda; tarz (üslup) bir duruşsa, etik ve estetik değerlerden davranış, onun, organik bir bütünü olmak zorundadır.
Dünyayı değiştirme derdi olanlar, yaşam tarzı, örgütlenme tarzı, mücadele tarzını, etik ve estetik değerlerden ayırarak eyleyen olamazlar.
Tarzın etik ve estetik değerler üretişi, aynı zamanda tarzın, etik ve estetik değerlerce yeniden üretim gerçekliğidir. Bu üretimler silsilesi olmaksızın hegemonya mücadelesinin ideolojiye nesnellik kazandırabilmesi olası değildir.
Kısacadan bir kıssa Dünyayı yaşanır kılma mücadelesi içerisinde, sınıflar savaşımının sürdürülebilmesi, (duruşun davranış kazanması zorunluluğu) etik ve estetik değerlerin yaratıcılığının örgüsü içerisinden gerçekleşebilir.
Emekçi eşitliği duruşu, etik ve estetik değerlerce tanımlanmış bir özgürlük davranışı olmadan, eyleyen karakter kazanamaz.
Olayın bencesine gelince "şiiri” olmayan mücadelenin başka bir dünyası da yoktur.
İletiyi düzenleyen: SonÖteki, de: 21/11/2009 08:48
|
|
|
| | Herkesin yazı yazması yöneticiler tarafından engellenmiştir. |
sonöteki
Yönetici
 Yönetici
| Gönderilenler: 74 |  | Kanaat Notu: 0
|
Cevapla:Şiiri bence "saçmalıyorum" - 07/09/2009 19:27
* “Şiir” karşı çıkışın çözümcü kuruculuğundan devinen bir “eyleyenliktir”…
Eylem, “çözümcü karşıtlık” niteliği içermeksizin (“eyleyen” olmaksızın) değişim dönüşüm ve gelişimin değerler bütünün çatışkısını içeremez.
* ”Şiir” değişim dönüşüm ve gelişim çatışkılarından “töre” yıkıcılığıdır.
Bir eylemin (hareketin) kendi değerler bütününü, yaşamın içerisinden parça parça kopartarak kuruculuğunu inşa edebilmesi; kendi etik ve estetik değerlerinin yaratımını ve yaşatıcısını içeren bir bütünlük çatışkısını zorunlu kılar.
* Şiir; değişim dönüşüm ve gelişimin diyalektiğini, çatışkı ve çatışmalardan -inkarın inkarı (çatışma) ve diyalektik reddin (çatışkı) kurallarından inşa eder.
* “Şiir” karşı oluşunu, duruşun emrediciliğinden (emekçi ve eşitlikçi) bir karşı çıkış “çatışması” olarak, “inkârın inkârı” olarak açığa çıkartırken; kendi duruşunun “diyalektik reddi” oluşu ile de” çözümcü karşıtlık” içeriğinin eyleyeni olmak zorunluluğundan devinir.
Kendi duruşunun “diyalektik reddi” oluşu; geleneğinin içerisinde, fikri takip inşa edişi; fikri sabitlik karşıtlığıdır. Bunu gerçeklemek; kendi geçmişini sebep sonuç algısı ile netleştirip, belirsizlik içerisinde olabilirlik zinciri kurmayı içeren bir “üretim için tüketim” inşasını gerçeklemesi ile olasıdır (sezgi bilgisi). Verili koşullarda “değişmeyenin değişeni” ve “aynının ayrılığını” geçirgen bir nesnellik olarak inşa etmeksizin, gelişim olmayacağı gerçeği, töreselliğin inşasıdır.
*Şiirin fikri-takibi; fikri-sabit karşıtlığından “töreselliğe” tavır alan, değişen dönüşen ve gelişen olmanın geleneğinden “diyalektik ret” esaslı fikri takip yaratıcılığıdır.
*Şiirde gelişim; “töreselliğe” olduğu kadar, “inkâr-cılığa” da tavır alışın fikri takibinden; “diyalektik ret oluşuyla” eyleyen bir yaratıcılıktır.
Eyleyen yaratıcılık; hareketin (eylemin) duruş niteliğinden(emekçi ve eşitlikçi) kurculuk içerişi; etik ve estetik değerlerinin, hem sebebi hem sonucu niteliği kazanır.
*Duruş, hareket olmaksızın, eyleyen nitelik kazanamayacağı gibi, hareket, etik ve estetik değerler olmaksızın, eyleyen karakter kazanamaz.
Duruş ve hareketin geçirgenlik nesnelliği, etik ve estetik değerler yaratımının olmazsa olmazıdır.
Duruş, hareketle, kendi geçirgenlik nesnelliğini inşa etmeksizin (Üslubunu yaratmaksızın) “eyleyen nitelik” kazanamaz. Bir "duruş hareketinin" eyleyen olması; “etik ve estetik tarzla” (üslupla) “bileşen” karakter kazanmadıkça olası değildir.
Şiirde duruşun hareketi, etik ve estetik değerlerle üretilmiş tarzın (üslubun) geçirgenlik nesnelliği olmaksızın, değişim dönüşüm ve gelişim olası değildir.
* Şiir; duruş ve hareketin geçirgen nesnelliği olan üslup yaratımına nesnellik kazandırmadan; gerçekleştirilebilir değildir.
İletiyi düzenleyen: SonÖteki, de: 21/11/2009 08:53
|
|
|
| | Herkesin yazı yazması yöneticiler tarafından engellenmiştir. |
sonöteki
Yönetici
 Yönetici
| Gönderilenler: 74 |  | Kanaat Notu: 0
|
Cevapla:Şiiri bence ..."Şair okuması" - 03/11/2009 17:28
*, “Şair Okuması”
Şiir yazma derdinin içinde iseniz "şair okumak" zorundasınızdır. Şiiri, şairin ömründen onun yaşadığı tarihsel süreçten ve düşüncelerinden bağımsız olarak ele alış olası değildir.
Şiirler aynı zamanda şairlerinin, şiir ve dünya hakkında düşünceleri (bulunduğu tarihsel süreçte), yaşam tarzlarının ve kişiliklerinin yansıtıcılığı içerisindedir.
Bu nedenle “yazar- okur” olmak "şiir yazma" derdinin vazgeçilmez davranışıdır. "Şair okuması" gelişmemiş olan bir “şiir yazarının” bırakın "iyi" bir şiir yazmasını, iyi bir şiir okuru olması dahi olası değildir.
Şiiri sadece, ama sadece şirinlik olarak algılayış "insanoğlunun beş bin yıllık şiir serüveni"(Sait Maden'in "ŞİİR TAPINAĞI" kitabının başlığından) birikim ve ciddiyetiyle bağdaşmaz.
Şiirin sorunları, insanlığın temel soru ve sorunlarının içerisinde duruşun ciddiyeti, şiir yazarının (şair demekten özenle kaçınıyorum) kendisiyle dalga geçme gücünü inşa eder. Şiir yazarının aracı olan sözlerin, binlerce yıllık devinimi göz önüne alındığında, sözcüklerin gücü karşısında alçak gönüllü olmak gerektiği aşikardır. Bence; dünyayı ciddiye almanın başka bir yolu yok gibi geliyor. Şiir yazarı "yazar okur" olma zorunluluğunu gönüllülük haline getirmiş, üretim, yaratım, paylaşım demokrasisi içerisinde; bir ömür boyu "öğrenicilik" davranışının zorunluluğunu gönüllülük haline getirmeyi gerektiren bir disiplin inşasıdır.
"Şiir yazarı" dostluk eylemini iyi niyet zekâsı ile yaratım haline getiren, bir öğrenici paylaşımı oluşu ile de "yücegönüllülük" davranışı inşa eder. (Çok büyük bir laf mı ettim acaba diye düşündüm ama bakın aklıma ne geldi) Bence; "KEMAL TAHİR'E MAPUSANE'DEN MEKTUPLAR" başlıklı Nazım Hikmet mektuplarından öğreneceğimiz ne çok şey olduğuna şaşacağızdır mutlaka.
Bir iddia ve karalığın, iyi üretilmiş bir incelikle korunacağını ancak, Nazım Hikmet’ten öğrenebiliriz gibi geliyor bana.
Şiir hakkında düşünmek, şiir hakkında yazmak, eğer sizler için şiir yazarı olmak kadar bir sorumluluk içermiyorsa, yani, "ŞİİRİ DÜZDE KUŞATMAK"_(Gülten Akın'ın Kitabı )sizin başucu derdiniz değilse; bırakın yazmayı, iyi bir okuyucu bile değilsinizdir. İşte bu nedenle diyorum ki ;"şiir yazar" olmak için “şiir okuyucusu” olmak, hiçte yeterli değil. Eğer derdiniz şiir yazmaksa; hatta iyi bir “şiir okuru” olmaksa; illa ki "şair okuru" olmanız gerekiyor.
Belki de "Aydınlık Yazıları..." okuyarak "ŞAPKAM DOLU ÇİÇEKLE" (Cemal Süreya’nın kitabı) demeden; şiirin o incelikli yolunda yürümenin “can –bazı” olmak olası değildir … Kim bile-bilir ki...
“ŞAİRİN TOPRAĞI”na (İlhan Berk’in kitabı)ayak basmadan “GÜL DÖNÜYOR AVCUMDA” (Edip Cansever’in kitabı) diye bilmek sizce olası mı?
Şiirin bir ömür yolculuğunda vardır diyorum mutlaka, "ŞİİRİN İLK ATLASI”(Metin Altıok’un Kitabı) Evet biliyorum, yetmez ve yetinilmez bir yolculuğun sancısından devinip “Şair Okuru” olmamak sizce şiire yapılan bir saygısızlık değil midir?
Şimdi elimizde bir şiir kitabı var Tik tak tik tak çalışan “KORKULU USTALIK“ “BÜYÜK SAAT” “Şair okumak” binlerce yılın derdinden devinen bir derdi güzel olmak değilse; bu nasıl bir şiir okumak.
NOT Bu yazı; okumuş ve anmamışlığımın suçunu içeren bir dizi kitabı içermektedir. Şiir hakkında yazılmış, okuyup ta anmadığım ve hatta ulaşıp ta okuyamadığım, şiir emekçilerinin affına sığınırım dostlukla…
İletiyi düzenleyen: SonÖteki, de: 21/11/2009 08:59
|
|
|
| | Herkesin yazı yazması yöneticiler tarafından engellenmiştir. |
sonöteki
Yönetici
 Yönetici
| Gönderilenler: 74 |  | Kanaat Notu: 0
|
Cevapla:Şiiri bence ..."kasketi gevşet" - 05/11/2009 21:55
*, “Kasketi kasma ”
"Şiir karma (bir) şıklıktır" aklımızı kamaştırır.
Bilgiyi şapkalamak insani bir çalışma ister. Gelgelelim ki bilgi tüketiciliğinin sezgisinde bu yeterli gelmez.
Şiir arıdır ve arı gibi çalışmak ister (Burada ki arılığı, saflıkla karrıştırmamanız dileğiyle).
Şiirin ya içindesinizdir ya dışında, şiir boş vakitlerde yazılmaz. Şiir varsa boş vaktiniz yoktur. Boş vaktiniz varsa şiir yoktur.
Sezgileriniz başını alıp giderken; bilgi ve düşüncelerinizi peşinden sürükler. Sizi bu noktada iradi yapan aklınız değil, biçeminizdir.
Belirsizlikte güçlü bir biçeminiz yoksa iradi seçicilik yapamazsınız. Sezgi-bilgisi, ancak, biçemle birikir. Aklınız başınıza geldiğinde (bu çoğunluk sonradan olur) şiirinizin ilk öğrenicisi olursunuz. Şiire, ancak, şiirinizin size öğrettikleri ile irade olabilirsiniz. (Ellerinizle yaptığınız, sizi şaşırtmıyorsa; bildiğinizi okuyorsunuzdur. Şiir yazmak; bildiğini okumayı aşmaktır.)
Biten bir şiiri demlendirmek dedikleri; bana göre sezgiyle yazdıklarımıza aklımızın ermesi sürecidir. Belki de "esin" dedikleri; sezginin biçem iradesinde aklımızı geçmesidir kim bile-bilir ki?
Şiir bilgi ile yazılmaz, akılla yazılmaz, anlamla yazılmazın metafizik yorumuna karşın nesnellik kazanmak önemlidir. Özellikle kuantum fiziği üzerinden safsata üretiminin geldiği bu noktada; şiir tartışmalarının geleneksel kavramlarına itibar etmemek gerekir diye düşündüm.
Öz mü biçim mi? Anlam mı? anlamsızlık mı? Esin mi? bilgi mi? Kargaşasını “düşünme karmaşasına” dönüştürmek, ancak yeniden kavramsallaştırma ile olası görülmekte.
İletiyi düzenleyen: SonÖteki, de: 21/11/2009 09:02
|
|
|
| | Herkesin yazı yazması yöneticiler tarafından engellenmiştir. |
sonöteki
Yönetici
 Yönetici
| Gönderilenler: 74 |  | Kanaat Notu: 0
|
Cevapla:Şiiri bence ...izci ve izlekçi diyalektiği - 11/11/2009 07:33
*,Şiire İzlekçi Peşrevi
*,En büyük tehlike "yanlış" öykünmedir. Öykündüğünüzün ayak izinin içinde kalmanız; başınıza gelecek en kötü durumdur.
Geleneksel sözdür; "imamın dediğini yap yaptığını yapma". Söylediği ile yaptığını buluşturamayan bir ciddiyetsizlik kadar, bir ezberin içinde kalmayı vaaz eden bu değişi, biz; "ustaların söylediğini söyleme, yaptığını yap" diye yeniden yaratmak zorundayız.
İzde olmak, eğer, izlek yaratımı değilse; ayak izi su birikintilerinde çürümektir.
Doğru öykünmek; ancak neye öykünmemizin gerektiğini tespitini içeriyorsa; doğada izci olmayı aşıp serüvenci olmayı içerecektir. Şiirde izcilik bir öğrenme sürecidir ve belki sizi şiir yazarı yapabilir... Belki bilmiyorumdur...
İz sürmek sadece bir öğrenme sürecidir. Esas olan izin bittiği yerde, iz bitiren olarak, izsiz yollara çıkmak ve izsiz yolları yol yapmaktır ( şair ne aç gözlülüktür nede tokgözlülük. Olsa olsa pek gözlülüktür).
Elbette, kimin izlekçisi olacaksanız, o izlerin tüketicisi olmak zorundasınızdır. Burada tüketim tüketicilik değildir. Bahsi geçen izlekçinin tüketiciliği; iz öykünücülüğünü bitirip, izi yeniden üretim için tüketim gücüne erişmeyi içeren, izlekçi tutumdur...
Bu nedenle "şair okumak" bir iz tüketiciliği disiplinidir. Şiir dünyasının doğasında izcilik eğitimi görmeyenler. Şiir doğasının içinde serüvenci olamazlar. "Bildiklerinizle yazmanız bildiğinizi okumaktır" İzcilikte öğrendiğiniz içinde kalırsanız salt tüketicisinizdir. İzcilik yapmadan yola çıkarsanız "kurda kuşa yem olursunuz". İzcilik sizin için, sadece, serüvene başlamanın zorunluluk evresidir.
İzlekçilik; izciliğin külünü Nil'e atmakla başlar.
İzlekçiler önlerinde çıkan bir engelle karşıtlaştıklarında durmazlar. Belki yerlerinde sayıyorlar veya yerlerinde zıplıyorlardır. Bıkmadan usanmadan ve geri bakmadan engeli aşmaları gerekecektir. Aştıkları engel, izlekte yeni bir iz olsun diye... Olsun diye.
Artık o, öykündüğü izin çürüyeni değil, yaratanı olmuştur. Ancak, neye öyküneceğini bilenler, izlekçi olabilir.
İzlekçi için en büyük tehlike; kendi izini kutsal saymasıdır. İşte tam burada, kendi izinde çürüme tehlikesi vardır. Bir izlekçinin en büyük savaşı artık kendine açtığı savaştır. Kendisinden önceki bütün izlerin şiddeti, yok edici güçtedir. Bu nedenle izlekçi kendine en sert davranan olmak zorundadır.
Bir izlekçiye dışardan yapılan uyarı, eleştiri asla canını yakmaz, izlekçi bunlardan doğru alınarak(izlekçinin alınganlığı; alıcı bir kuş gibidir) gücünü artırır. Üstelik hiç kimse izlekçinin kendine davrandığı kadar kötü davranamaz. Nesnel olarak kendine ötekidir izlekçi, son ötekisine hiç acımaz.
Eleştirilerin "alıcısı" olamayanlar, eleştiriden canı yananlardır. Bunlar şiir yolunda kendine iyi davranan izcilerdir. "izlekçiler; "şiir, sudan gelene kadar sopa yiyip" gıkını çıkartmayan direngen insanlardır. Neden mi? Çünkü şiir posasını çıkartacağı sağlam insana gelir.
Şiir, şiir meydanına ancak dengiyle gelir. Salya sümük dayanıksızlıklarla meydana çıkmaya tenezzül etmez. İşin kötüsü izlekçi bilir ki ne denli hazırlansa bu meydanda şiire yenilecektir. İzciler meydana çıkamaz. İzlekçiler; yenileceğini bile bile meydana çıkan bir "had bilicisidir". İzlekçi önce benini yener, meydana öyle çıkar. Bilir ki; şiire yenile yenile yinelenirse izlekçi kalabilecektir.
İzlekçi "ben deyip aklına şeytanı katmıştır" ama bilir ki; şiire, şeytanın aklı bile yetmez. İzlekçi şeytanını terk etmez, şiirinin öğrencisi olarak, yenilgisinin öğrenicisi olarak yoluna devam eder. İzlekçinin öğreniciliğinde de öğrenciliğinde de hiç boş vakti yoktur.
İzlekçi övgüden çok eleştiriyi sever. Çünkü bilir ki; henüz eleştirmenini yaratamamıştır. İzlekçiler sadece kendi izlerini yaratmazlar. Aynı zamanda şiirin pusulası olan eleştirmenlerini de yaratırlar.
İzlekçilik; ne "fena fi-llah" olmaktır, ne de "bekâ billah". İzlekçinin derdi; evreni imgeyle soyutlayıp avucuna almak. İşte buna öykünmek... Belki de diyorum... Etten kemikten doğacak olan en büyük gerçek...
İletiyi düzenleyen: SonÖteki, de: 21/11/2009 09:09
|
|
|
| | Herkesin yazı yazması yöneticiler tarafından engellenmiştir. |
sonöteki
Yönetici
 Yönetici
| Gönderilenler: 74 |  | Kanaat Notu: 0
|
Cevapla:Pozitif Bilgi,Sanat Edebiyat ve İmge Nesne - 25/11/2009 17:59
*, Pozitif Bilgi,Sanat Edebiyat ve İmge Nesnelliği
Şiir; sınıflar mücadelesinde, taraf olmasını tanımlamış bireyselliğimizin, insanlık tarihinin gelmişiyle- geçmişiyle yüzleşirlikten, geleceğe şimdi duruş kazanmasıdır.
Şiir; geleceğin şimdisi içerisinde, bütün zamanların yüzleşirliğidir.
Şiir; nesnellikle bütün bağlamlarını koruyan bir indirgeme oluşu ile yükselti inşa etmektir.
Şiir yükselti inşa edişini; üslup bütünlüğünden, imge yaratımı ile gerçekler. Nesnellikle kopmaz bağlar inşa eden "imge" yaşamla yüzleşmektir.
Pozitif bilimler, dünyayı ele geçirişin kavramlarını yaratma nesnelliği ise;Şiir; sanat ve edebiyatın (estetiğin) bilgisinden, kendisini imge olarak nesnelleştirmesidir.
Kısaca pozitif bilimlerde, kavram neyse; sanat ve edebiyatta, imge aynı işleve sahiptir.
Kısasının “kıssası”; İmge; estetik bakışın bilgisinden, kavramını; (imge olarak) açığa çıkartan bir nesnelliktir.
Şiir ancak çok iyi bildiğimiz konulardan devinir. Ancak, çok iyi bildiklerimizin; açığa çıkardığı soruların içerisinden arayış olabiliriz. Çok iyi bilmediğimiz hiç bir konunun sorusu ile buluşmadan, imgesi ile buluşma şansımız yoktur. Uydurukçulukla ve saçma sapanlıkla, imgenin kendini estetik bilgiden “aşka, gez göz arpacıktan saçmalaması” aynı şey değildir.
Bu noktada şöyle bir saptama önemlidir; Şiir; bildiğimizle değil en iyi bildiğimizin açığa çıkardığı soru ile yazılır. Şiir bildiğini yazan, bildiğini okuyan olmaktan, ancak, bilginin açığa çıkardığı yeni soru içerisinde devinmekle yazılır.
Biz buna belirsizlikte iradi duruş demekle yetineceğiz. Her bilginin bir eksiği oluşu gerçeği bir yanı ile idealizmin göreceliği kutsayıp bilinmezciliği mutlaklaştırırken... Belirsizlik içinde iradi duruş; olabilirlik zinciri inşasını imgeden gerçekleştiren bir nesnellik kazanmaktır.
İmge; estetik bilimin sezgisinden nesnellik kazanıştır. Toplumcu Gerçekçi Şiir; ilham ve İlhamileri işsiz bırakanlarca, dünyayı yaşanır kılmanın, nesnel bilgisinin sorusu ile yazılır.
Çünkü Şiir Yineliyorum
...sınıflar mücadelesinde, taraf olmasını tanımlamış bireyselliğimizin, insanlık tarihinin gelmişiyle- geçmişiyle yüzleşirlikten, geleceğe şimdi duruş kazanmasıdır.
İletiyi düzenleyen: SonÖteki, de: 05/12/2009 07:44
|
|
|
| | Herkesin yazı yazması yöneticiler tarafından engellenmiştir. |
sonöteki
Yönetici
 Yönetici
| Gönderilenler: 74 |  | Kanaat Notu: 0
|
Şiiri bence Şiir Aşktan Azına Razı Olur mu? - 22/12/2009 16:29
"Cıvadan yoğun bir yürek benimkisi Hayretim yoğunluğu değil Böyle bulut gibi gezmesi yok mu Deli edecek beni" (Harmanım)
Aşk diyorum, niye aşk diyorum ki? Her halde herkesin başından geçtiği ve kimseye yabancı olmadığı için. Belki de yanılıyorumdur. Kimin neye nasıl aşk dediğini nereden bilebilirim ki. Yinede bir umut "işte".
Aşk bütün duygu ve düşüncelerimizin bileşen olduğu başka bir oluş değil mi? Aşktan aşağısına razı değilseniz; bütün duygu ve düşüncelerinizin kendisi olmaktan vazgeçip başka bir şey olmasını seçmişsinizdir.
Şayet aşktan azına razı olduysanız şiir sizi kabul eder mi sanıyorsunuz.
Şiir her şeyin kendisi olmaktan vazgeçip başka bir şey olmaya yola çıkışı olsa gerek.
Bütün bilgileriniz ve de duygularınız cıvadan yoğun olabilir. Bilgi, duygu hatta bilinçaltınız şiir yolculuğunda, bütün ağırlıklarını terk ederek, bulut gibi gezmeyi seçmesi midir?
Bu denli yoğun oluşun kendisini tüyden hafif kılmasının çilesini çekmeden, böyle bulut gibi gezmenin deliliğini yakalamak olası mı?
Şiir için önce bilginin duygunun ve bilinçaltımızın ağırlığı ve yoğunluğuyla buluşmak gerektiği aşikâr. Gelgelelim ki şiir bütün bu yoğunlukların bileşeninden ağırlığını yoksunarak, dostun omzuna tüyden hafif konan bir aşk değil midir?
Yoksa sizin aşkınız "seviyordum ağabey onun için öldürdüm" diyen "aşklardan" mıdır?
O zaman, önce, her şeyin kendisi olmaktan vazgeçişin yoğunluğunu yakalamak gerek. Siz bu yoğunluk ve ağırlığı bulduğunuzda o kendisi olmaktan vazgeçişin yolunu size verecektir.
Kimi bilgisini duygusu ile duygu ve bilgisini bilinçaltı ve sezgisi ile buluşturacak kadar yoğunluk kazanamamıştır belkide. Onun içindir ki "şiiri", ya aklın ya duygunun ya da bilinçaltının kazığına çakılmış ve ipinin uzunluğu kadar otlanmaya terk edilmiş koyun gibi mahzun bakışlar edinmiştir.
Oysa şiir; demiştim, yineliyorum. Dünyayı aşktan; gez göz arpacık deyip saçmalayan, aşkın bir akıl edinip, elimizden gelmeyenle buluşmak değil midir?
Şimdi yineliyorum şiir aşktan azına razı olanların işi değil. En önce kendisinden vazgeçebilecek bir yoğunluk, sonra, aşkın aklından gez göz arpacık ve saçmalamak... cıvadan yoğun olup, bulut gibi gezmenin delisi olmak.
Belki de şair bütün duygu bilgi bilinçaltının yoğunluğunun yol gösterişinden, ağırlık yitimi ile ak bir bulut olarak yola çıkışın, buluşmayı seçerek, kara bir bulut olup, dünyayı insan ıslaklığı ile yağmasıdır... Kim bilebilir ki?
O kara şair-şiirde bir yağmur karanlığı olmasın sakın. Belki de o “aşk insanın” bereket karanlığıdır. Bizi böyle deli-deli koş-koş konuşturan. Ömrümüze kattığımız bütün aşk insanlarımızın anısına saygıyla…
Beyhude tartışma sürecinde üretilmiştir. (Ezilenlerin Şiiri Çalışması)
İletiyi düzenleyen: SonÖteki, de: 22/12/2009 08:31
|
|
|
| | Herkesin yazı yazması yöneticiler tarafından engellenmiştir. |
|