Ana Menü
Anasayfa
Forum
Köşe Taşları
Necmi Otçu'dan Öykünmeler
Anı - Anlatı - Deneme
İletişim
Arama
Bizden Şiirler
Necmi Otçu Şiir Kitapları
Köşe Taşları
Mustafa Akyürek
ÇOĞUL SÜRGÜN
Necmi Otçu
*,FANTİRİ FİTTON YASASI
Sine Meretıko
dikmen
sonöteki
Yönetici

Yönetici
Gönderilenler: 74
graph
Kanaat Notu: 0  
Yatay ve Dikey Tutumların Özeliklerinin Açılımına - 16/12/2009 20:57 Ezilenlerin Estetiğinin Açığa Çıkışında, Yatay ve Dikey Tutumların Özeliklerinin Açılımına Değin...

Estetikte temel yaklaşımın açığa çıkartılışı, dünyayı algılamak ve anlatmanın ötesine geçerek, onu değiştirmeyi esas alışın gizini içerisinde taşıyan bir özellik taşır. Değişme ve değiştirme eylemliliği, içerisinde yaşadığı tarihsel koşulların algısından, bütünlüklü bir yaklaşımı gerekli kılar. Estetik, bu gerçekliği kavrayarak tarihsel sürecinin temel sancısından devinme zorunluluğundadır.

Değişim ve dönüşümün “sezgisel öncelliğinden”, müdahil olmanın ayırt edici karakteri, estetiğin içselleşmiş “nesnellik” olma gerçekliğidir…

Egemenliğin kendisini sürdürmesinin dikey şiddetinden açığa çıkan müdahaleci “tutum-davranışlarına” karşıt, “çözümcü karşıtlık” olan estetik, verili koşulların değişimini sağlayacak olan toplumsal güçlerin ruhsal şekillenişini inşa etmekten devinişi ile yatay karakter gösterir…

* Dikey ve yatay karşıtlığın özde birbirini içerisinde taşıyor oluşu, neyin- nereden, hangi nitelikle açığa çıktığının ayrıntısı üzerinden netleştirilebilir…

Temel olarak dikey olanın içindeki “yataylık”, yükseltisi olan bir “merkeziyetçilikken”, yatay içerisindeki “dikeylik”, yükseltisi olmayan bir “merkeziliktir”…

Yükseltisi olan dikeylik yataya şiddet uygulayan bir özellik gösterirken, yataylığın yükseltisi olmayan “merkezileşmesi”, çatışkıyı karşılıklı etkileşimden, “üretim bileşeni” olarak açığa çıkartır…

Dikey şiddet ve sistemleştirilmiş manüplasyon, devinim yanılgısından(hareketçilikten) beslenir ve seçkinlerin seçici hiyerarşisini oluşturur. Burada eylem “eylemci” karakter gösterirken, yatay ilişki, kendini müdahil (katılan) olmaktan tanımlayarak, “eyleyen” karakteri gösterir…

Estetiğin eyleyen olan nesnellik karakterinden, gerek yaratım sürecinde, gerekse paylaşım sürecinde kendini nesnel olarak kullanıma sunuşu, özneden özneye yeniden yaratımların devinişidir. Estetik algı, “Katılan” olmanın bileşen sürecinden, diyalektik-ret eksenli bir devinim gösterir… Bu açığa çıkış, toplumsal yapıda, ruhsal yapılanmanın tutarlılığını statükocu tutuculuktan değil, estetik devinimin hareket dengesinden inşa eder…

Bu saptamalar esasından baktığımızda, estetik, müdahil olmaktan devinir demek; ürünün, özneden özneye ilişki özelliğinden, “nesnelleşmesi” demektir…

(Estetik üretimin nesnel sunuluşu, onu nesne indirgemeciliğine sokmaz, buradaki ifadeleniş, öznenin kendini nesnel olarak kullanıma sunuşu olarak tanımlanabilir…

Eyleyen olmak, öznenin kendini değişim dönüşüm ve yeni yaratım için kullanılır olma ekseninden, nesnel sunuşudur… Bu kullanım, yaratımın özne niteliğini, ancak yeni bir yaratımla yetkinleştirme davranışı olarak açığa çıkarırsa, toplumsal nesnellik kazanır…

* “Müdahale” etmekle “müdahil” olmanın ayrımı, eylemin “yatay” veya “dikey” olma özelliği ile tanımlanır…
Müdahale etmek, dışsal bir şiddet olması gereğinden “hareketçilikle”(iç devinimi olmayan hareket) ile dikey bir niteliktedir…

Öğrenmenin, sırasıyla soruyu açığa çıkarış olmasını bozan dikeylik, soru şiddetini sistemleştirerek, sorguçluğa dönüşürken “üretilmiş bilme birikimi” yerine “bilgi eklektizmini” şiddet olarak kullanır.

Genel olarak yalıtılmış “seçkinciliğin” elit tutumu olarak şekillenen bu durum, içerisinde başka bir yanılgıyı inşa etmektedir… Elit seçkinciliğin temel davranışı olan bu tutumun, toplumun “alt kesim” ilişkilerini de açıklayan bir durum olduğu gözden kaçırılmamalıdır.

“Seçiciliğini” yitirmiş her yapılanmada dikey şiddet, üretimsizlikten kuralsızlık olarak en hızlı açığa çıkan bir özelliktir. Otoritesizliğin(İktidarlı olmayanın), otoriterliğe (iktidara) dönüşerek, “güvelikçi şiddeti” açığa çıkarışı keyfiliğin yığınsallığından beslenir. “Bireyci” algılayışın zihinsel köleliği, “bireyselliğin” ortak aklının açığa çıkışını engelliyerek, üretimin “mutlu ilişkisi” yerine, kendi “mutluluk ilişkisini” inşa eder…

“Mutluluk ilişkisi”nde sorun ve soru yoktur ve hiyerarşi açısından her şey yolundadır… Bireyselliğin imhası gerçekleştirilmiş ve artık cemaat huzura ermiştir. Üretim çatışkısını yitirmiş olan yapılanışta artık tek çatışma vardır. Bu çatışma; sadece sürecin şefinin, şeyhinin, liderinin kim olacağı çatışmasıdır. Dikey yapılanmalardaki bireyselliğin ortak aklının açığa çıkamayışı, hiyerarşinin tasfiyeci niteliğini “bireycilikten” inşa eder...

Kapitalist ilişkilerle açığa çıkan birey, doğal olarak bireycidir… Bireycilik statüko şiddetini içselleştirmiş bir yabancılaşma oluşu ile statükonun şiddet düzeneğini içselleştirerek, düzeneğin yükseltisinde yerini alma “hareketçiliği”dir. Süreç, adamının adamının adamı olma silsilesini inşa etmiştir.

(Statüko eril kimlikten devinen bir adamcılık içerişi ile ne yazık ki kadın oluşumlarında da belirleyici tarzdır. Dikey yapılanmada kendisini var eden kadınların eril kimlik taşıması bu yapılanmalarda pozitif ayrımcılığın mışlaştırıcı gücünden başka bir anlam içermez. Burada sorun sürecin dişi karakterde olup olmaması ile ilgili bir sorundur. Estetik yaratımda yataylık dişil karakterde oluşu ile pozitif ayrımcılığın sahiciliğini inşa eder.)

Bu konudaki temel yanılgı, müdahalenin ve müdahil olmayı, toplumun “üst kesiminde” veya “alt kesiminde” oluşuyla açıklamaya kalkmak olacaktır… Bir ilişkinin dikey veya yatay oluşu, nereden devindiğinizden çok, hangi içerikte devindiğinizle ilgi bir üretim sorunudur…

* Seçkinciliğin, bilgiyi nesne olarak ele almadan, bilgiyi bilme yapmaksızın, şiddet aracına dönüştürüşünün eklektizmi, sırası ile soruyu açığa çıkarmak yerine, soruyu sistemli bir diyalog şiddetine dönüştürür.

Statüko, “güvenlikçi-ciciliğin” etiksizliğinden hiyerarşi yaratan davranışların tümünü içerir… Genellikle diyalog şiddetinin, ezilenler içerisinden diyalogsuzluk şiddetini açığa çıkartışı karşısında, seçkincilik kendisini aşağılayıcılıkla ifadelendirir…

Eklektik bilgi, “tüketimci birleşik şiddet” olma niteliğinden diyalogun sahiciliğini bozarak, kendi emrediciliğini ve mutlaklığını inşa ederken, ilişki içtenliğini bozarak üretim sürecini ortadan kaldırır… Buna karşıtlık olarak “sahici diyalog” sonsuz bir “üretici devinim bileşeni” olma özelliğine sahip bir üslup bütünlüğüdür.

(Genel olarak üretimsizlikten inşa edilen birleşik süreçler pazarlıklarla inşa edilmiş kalıplardan bir emredicilik olarak açığa çıkar. Tartışılmaz kararlar ve kıstaslar düzeneği tepedenciliğin kendisini var etme içgüdücülüğünden açığa çıkan bir kendiliğindencilik olarak, sadece otoriterlikle(Güvenlikçilik) ayakta durma yeteneğine sahiptir. Her türlü kuruculuğun kalıcılık içerişi yanı sıra, kalıcılığın kazık çakıcılığını inşa eden süreçler, sürecin sahicileşmesinin mışlaştırarak önünü kesen bir özellikle dikey şiddetin içinden aşılmaz yapılarını inşa eder. Bir statükoyu içerisinden değiştirmeye kalmak, dünyayı değiştirecek sahici bir edimi sonsuza kadar ertelemeyi içeren bir ezilgenliktir. Bu tarz süreçler, kişiyi kıstasların körlüğünden sürecin “katılımcısı” yaparken, demokratik cicilikleri, gerçek bir “katılan” karşısında tasfiyeciliğini açığa çıkartır. Bu tür yapılanmalarda temel sorun genellikle kitleyle nasıl buluşacağız, halkla nasıl ilişki kuracağız gibi bir soruyla kendini tarif etmektedir. Kurtarıcılık halk olma gerçeğini unutmuş olan bireyciliğin ürünüdür, halkla nasıl ilişki kuracağız sorusunun açığa çıktığı oluşum ve girişimler kendilerinin halk oluşunu unutmuş ve yabancılaşmış süreçler bütünüdür. )

Yatay ilişki, bu noktada, davranışı, bildiğini çakan değil, nelerin bilindiğini anlamaktan devinen ve ayrılığını, “sahici buluşma diyalogundan” inşa eden bir davranış gösterir.

* Etik ve estetik yaratıcılığa güvenişin, iddia ve kararlılığı, sahici diyalogun eyleyenliğinden kendi aracını tanımlayarak nesnelleştirir.

Verili koşullardan yararcılık esaslı var-oluş, koşullardaki değişimle yok olmaya mahkûm olacaktır. Sahici bir var oluşu inşa etmeye kalktığınızda, koşullara endeksli var ettiğiniz her şey sizi yok etmeye ilişkin bir engelleyicilik olarak karşınıza çıkacaktır.

Var oluşun sistemce tanımlanmış araçların oluşturuluşuna ilişkin aracın amaçlaştırılışı, yararcı davranışı öne çekerek temel olan yararlı etkinliği imha etmektedir… Bu nedenle “yararlı etkinliğin araçları”, amacı öteleyen bir nitelikte tanımlanmamalıdır. Bazen özgücü aşan araç tanımlanması, aracı ayakta tutabilmenin yararcılığına mahkûm olarak, süreci amacının dışına taşıyarak merkeziyetçilik niteliğine büründürür.

Ortak aklın yaratımı olan anlayış, farklı davranış zenginliğinden şekillenme devinimini esas alan bir yaratımlar dizgesi olması gerekir. Genel olarak kurumsallaşmalar bu düzeneğin tam tersinden devinmektedir. Ortak anlayış üretimini yaratmamasına karşın, davranış kalıbından bütünlük sağlayarak, sürecin üretim ve yaratım zenginliğini imha eder.

Burada, bireyin kurumu kullanmasının karşıtı olarak, kurum statükosunun, bireyi kullanmak için kalıba dökmesi söz konusudur.

Ortak üretimin açığa çıkardığı anlayışın hayata geçirilişinde edim zenginliğini kısıtlamamak, birikim ve bütünleştirme üretimini sürekli kılmakla olasıdır. Yapılanmanın üretilmiş merkezileşmesi yeniden üretimler zorunluluğunun gereğinden devinir. Edim farklılıklarını imha ederek merkezileşme ancak hiyerarşik merkeziyetçiliktir. Oysa ortak algılayışın edim zenginliğinden devinişiyle açığa çıkan yeni durum, yeniden üretimlerle algı merkezileşişini genişleten ve zenginleyen bir özelliktir.

* Estetik eyleyenlik,“Bay bilirliğin” dikey şiddetinin sekterliğine karşı, bilimsel mütevazılıktan beslenir…

Dikey şiddet, “bilgi” ve “bilme” davranışının dışına düşmüş tutum- davranışlardan kendini gösterir… Seçiciliği olmayan, verili koşulların ürünü oluş, temel olarak dikey şiddetin başka bir görünümüdür…

Burada tanımlamaya çalıştığım ikinci karakterdeki şiddetin, sadece “üretimsizliğin” demokrasisini istemek gibi bir “masumluk” içerişi, sahici buluşmaların önünü kesme ve yanlış algılanmayı inşa etme gücüne sahiptir… “Seçkinciliği” bertaraf etmek, yeni buluşmalara engel olma gücünü içermeyişi nedeniyle sorun teşkil etmezken, üretimsizliğin şiddeti, “demokrasi” çığırtkanlığından ön kesici olma gücüne sahiptir…

Temel olarak seçiciliğini yitirmişlik ve seçkinliğini inşa etmişlik, “bile isteye” veya “kendiliğindencilikle” statükoyu inşa eder. Bilgi nesnesinden bilmeyi üretmeye müsaade etmeyen şiddet, “aşağıdan” veya “yukardan” gelişin farklı özelliklerinden dikey şiddeti inşa eder…(Bireycilik verili koşulların kendiliğindenciliğinden açığa çıkan “katılımcı” bir tüketici özellikken, bireysellik; kendinde oluşun farkındanlığından üretim bileşeninin katılanıdır.)

* Verili koşullardan, kendini üreterek açığa çıkaramamak, ya “seçiciliği” olmayan, ya da “seçkinciliğin” üslupsuzluğundan, kendi kurallarını dikey şiddet olarak açığa çıkartır…

(Verili koşulların ürünü olmak, bireyin zamanla kurduğu ilişkiden şekillenen bir oluşumdur. Yatay ilişki zaman akışını yavaşlatan bir üretim süreci bileşeni oluşuyla nesnelliği duru-yoruma çevirirken, nesnelliğin ürünü olan dikeylik, zamanın akış hızında duruyor olmanın birleşik Legosallığından bulaşan bulanıklığıdır. Birleşik Legosal süreçler legoya dahil olmamış hiçbir düşünceyi içermeyişi ile hiçbir yaratımın süreç içerisinde azalma ve çoğalma demokrasisini kullanma şansı yoktur. Oluşturulan legonun iç devinimi olmayışıyla bir bay bilenin hareketçiliğine esir düşmesi üretim sorumluluğu içermeyen bir zorunluluk ilişkisidir.)

Dikey şiddetin temelinde özgüvensizlik vardır, pohpohlama ya da iğneleyici aşağılamaları içeren bir özelliği ile karşılıklı eleştirelliğe tahammülsüzdür… Üretime ilişkin her “müdahilliği” kendisine uygulanmış bir şiddet olarak tanımlar… Eleştirel müdahilliği algılayamadığı için ve kendisi temel olarak dikey müdahale şiddetinin üretimi oluşu nedeniyle, sorunun ortaya çıkışındaki tutumu, ya çığırtkanlık ya da almayı unutan alınganlığından sekterliktir… Bu sekterliğin uygulanışı, özgüvensizlikten inşa edilmiş “güvenlikçi şiddet”tir.

Bu yansıyış farklılıkları, dikeyliğin şiddetini nereden ürettiği ile ilgili bir tespittin ayrıntısında gizlidir…

Dikey şiddet, genellikle kendini verili koşulların üretimsizliğinden var etme kaygısındadır. “Önemsenmek” ve “alkışlanmaya” karşı duyarlı oluşu ile üretimi olmayan polemiklerden veya içeriksiz övgülerden kendini “güvenlikçi” şiddetle bütünler… ( “Güvenlikçi şiddet”, her platformun arka planını oluşturan bir tezgâhçılık davranışını “türetiş” (üretim içermeyen sorun çeşitçiliği) zemini olarak inşa ederken, hiyerarşisini en zayıf karakterle inşa eder. )

Dikey davranışlar, “iktidarlı” olma üretiminin üstünden atlayan, iktidar olma özlemini içselleştirmiş statüko oluşumudur… (Estetik ve etik kaygıları olmayan hedefe indirgenmiş kuralsız ve yararcı (pragmatist ) davranışlarından dolayı, eyleyen niteliğini yitirmiş güvenlikçi tutum, "eylemcilik" (aktivizm) olarak açığa çıkar…

Statüko, ya karşılıklı şakşakçılıktan, ya da “laf dalaşından” “güvenlikçi-cicilikle” kendisini sonsuza kadar ayakta tutabilir… Verili koşulların ürünü olan seçicilik yitimi veya seçkinciliğin eklektik var oluşu, toplumun kendini üretme kaygısını içermeyişi ile hızla çoğalma yeteneğine sahip oluşun etiksizliğinden, yığınsal bir özellik de kazanabilir… Öz güvensizliğin “güvenlikçiliği” böylelikle kendi “es-tetiği”nin “ciciliği”ni yığınsallıktan inşa eder…

* Verili koşullarda dikey şiddetten beslenen statüko, bireysellikten değil, kendisini “bireyci yığınsallık”tan var eder…

Birbirinden ayrıymış gibi gözüken, seçkinci ve seçiciliğini yitirmişlikten açığa çıkan dikey şiddet, yığınsallıkla bulaşık bir kuralsızlık inşa ederek “demokrasi” adına keyfiliği inşa eden bir iktidar derdine dönüşür… Estetik yaratımı, kaş yapan göz çıkartıcılıktan inşa olan müdahalecilik, var olan üretimsizlikten kendini görünmez kılan “es-geçme-tetiği”nden devinir…

* Müdahaleci dikeylik, ilkesiz ve kuralsızlığın yığınsallığından beslenen statükoculuğu inşa ederken, bilgiyi şiddet aracına dönüştüren üretimsizliğin şakşakçılığını, kalem dalaşından besleyen, etiksizlik yığınağına dönüştürür… Bu bir bakıma profesyonel seçkinciliğin, seçiciliğini yitirmişle buluşma zeminini inşa eder. Bu noktada, estetik kaygının yerine, seçkinlerin “mış” olma üzerinden inşası, temel kaygı olur.

“Mış” karakterli davranış, dikey şiddetin “yatay hareketçilik” özelliğidir… Her sözü bütün tarihsel bağlamından kopartarak anlamsızlaştıran, soru düzeneğini bozarak, sorunu maddi temellerinden koparan bu yaklaşım, müdahaleciliğine “müdahillik postu” giydiren, sahiciliğin açığa çıkışını imha eden, bir yanılgı silsilesi yaratma gücüne sahiptir.

(Estetik yaratımda “hayvan dertlerimizden devinişimizi”, psikolojik soruna indirgeyen, işsizliği tembellikle açıklayan, yoksulluğu görgüsüzlükle tanımlayan, çalışma koşullarının imkânsızlıklarının ürünü olan durumları, kültür kirliliği olarak gösteren, bütün sorunlarımızı etnik ve dinsel farklılıklarla algılamamızı sağlayan bu süreç, şiddetini yataylıktan inşa ederken, en iyi ifadelenişle sürece sözde objektif yaklaşım sahteciliğinin mış özelliğiyle sistemi besleyen bir davranışa dönüşür…

En gayri insani koşullara mahkûm edilmiş çalışanların, günlük yaşamdaki aykırılıklarını, gerçeklik olarak tanımlayan yaklaşımın yarattığı diyalog şiddeti, ezilenlerde, kendisini diyalogsuzluk şiddeti olarak inşa eder. Kaba gerçekçilik yaklaşımı, böylelikle gerçek bir eleştirelliğin zeminini tahrip eder.)

Sorunları maddi temelinden kopartarak, “müdahaleciliğin” yatay ilişiklikten sahiciliği olmayan “çözümsüzlük hareketçiliği” inşa edişi, ezilenlere “çaresizliği öğretme” derdinden başka bir şey değildir…

Çözümcü karşıtlığın açığa çıkmayışı, sistemin karşı çıkanının, kendisini “akıl kemiği” olarak inşa edişinden beslerken(Tarihsel birikiminin geri beslenmesinin yüksek arıtma tesisini kurmayışıyla), inşa edilen “öğrenilmiş çaresizlik”, ezilenlerde yağmur duası cemaati karakteri gibi ilkelleşme davranışları yanı sıra, “yatay hareketçiliğin” üretimsizliğinden ezilenlerin iç çatışmasını inşa etmesi de kaçınılmaz olur.

Genel olarak olumsuzlukların çözümsüzlüğünün mutlaklaştırılışı, ezilenlerin “hayvan dertlerine indirgenmesinden”, öğretilmiş çaresizliği estetsize ediş, her türlü umarı ve umudu yok ederek, sistemin bekasına hizmet eder. İnsanlığın tarihselliğinin yenileceğinden ve vahşileşeceğinden devinen bu “es-tetik” tavır, yataylık içerisinde umutsuzluğu ve umarsızlığı inşa eder. Yabancılaşma ile sistemi besleyen, farklı içerikte üretilmiş felaket tellallığı,“ezilenlerin estetiğinin” buluşan zeminini bozan, dikey bir şiddet hareketçiliğidir.

(Başımızda yeteri kadar var olan felaketin yapılan tellallığı, ezilenlerin canından caymışlığından şekillenen, ölüm severlik şiddetidir. Ezilenlerin saflarındaki ağıtçılığın teslimiyetçi karakter kazanışı-kaderciliği- yanı sıra canından caymışlığın aktivitesi, bir birini besleyen süreçler bütünüdür. Ölüm severliğin ürünü olan eylemcilikle kaderciliğin bir birini besleyişi kurtarıcının temel şiddetinin tanımlanmasıdır. )

* İçerisinde yaşadığımız tarihsel süreçte, bilginin nesne oluşu özelliğine dönüşmesi, bilginin tek başına hiyerarşi olma ve “dışardan verilen bilinç” olma özelliğini yıkıma uğratmıştır. Elbette ki bu durum “bay bileni” çok rahatsız edecek bir özellik olmaktadır…

Bilginin ulaşılabilir nesne oluşu ile artık kimse bir “bay bilenden” bir eksik değildir…
Farklılık bilginin nesne karakterinden, yaşamın içerisinde bir yaratım zorunluluğu oluş özelliği taşıması ile müdahilliği açığa çıkaran bir “farkındalık” olmak zorundadır...

* “Farkındalık”, (gördüğü ve bildiği ile verili koşullardan eyleyen olma yaratıcılığı)zorunluluğun-sorumluluğundan devinen bir yapılanma oluşuyla, merkezine kişiyi değil üretim birikimi ve etkileşimi koyan etik değerler bütününden devinir… Üretiminde seçiciliğin birikimini, kendi tanımlaması olarak açığa çıkaran yapılanma, kendi iç tanımlanmasını “ucu açık üretim” nesnesi olarak gören bir duruştur. Seçici bireyin seçmesinden çoğalırken, yeni “katılanın” üretimini içeren bir yerden, kendisinin yeniden üretimini gerçekleştirir… Bu duruş, temel olarak kapsayan kapsanan gerici ikilemini aşan, “ezilenlerin estetiğinin kapsamlı duruş algısı” ile olasıdır…

* Yatay örgütlenmede yükseltisiz merkezileşme devinimi, niteliğini merkezileşmiş bilgi paylaşılırlığından, işlevsel bir sıradanlığa dönüştürür.

* Eylemi, eyleyen olmaktan devinen yapılanma, işbölümü zorunluluğundan açığa çıkan “hareket düzeneğini”, merkezi bilgi niteliğinden sürekli bozarak, uzmanlaşmanın yabancılaşma içerisine düşmesini engeller…

Tutarlılık ve istikrar, tutuculuk ürünü olan statükodan değil, kendisini “üretimin hareket dengesinden” inşa eder.

( Statükonun çatışkıyı dondurmaya yönelik bir çatışmacılık oluşu; her kopuşu yeni bir buluşma her buluşmayı yeni bir statükoya dönüştürerek kopuş ve “üretimsiz buluşanlar” sürecini süreğen hale getirir. Statüko temel olarak üretimsizliğin kural kıstaslarından çatışkıyı dondurmaya yönelik bir güvenlikçilik ihtiyacına düşmüş özgüvensizlik sürecidir. Çelişkinin çatışkı özelliklerinin yatay ilişkide ki geriliminin “alt-üst ve yüksek geriliminin” üretim uyumu, statükoca engellenerek “üretim gerilimini” “gerginliğe” evirerek çatışmacılığı inşa edişi, özgüvenli üretime müsaade etmeyişinin ürünüdür.)

* Gerek iletişimin aldığı boyut, gerekse üretim güçlerinin aldığı yeni konumlanış, ezilenler açısından, hiyerarşiyi ortadan kaldırmanın tarihsel olanağını açığa çıkartmıştır…

Hala hazırdaki süreçte, hiyerarşiyi ortadan kaldıracak bir arada oluşun örgütlenen felsefesi ve yaşam tarzı; iktidarlı insanının ve “örgütlenen” tarzının açığa çıkarılması, öncel bir sorun olarak algılanmamaktadır…

İçerisinde olduğumuz süreçte, gerek “merkeziyetçilik esaslı demokratlık”, gerekse “demokratik merkeziyetçi” hiyerarşi, nesnel gerçekliğini yitirmiştir… Ezilenlerin estetiğinde yatay “öğreniciliğin” somutlanabilmesinin, bütün nesnelliğinin açığa çıktığı tarihsel sürecin içerisinden devinmek, yaratımın zorunluluk ilkesidir…

Bu noktada sürecin sorumluluğu, estetik devinimin kurallarından, sezgisel olarak açığa çıkacak bir yapılanmanın, somutlanması sorununu içermektedir…

* Her türden merkeziyetçi düzeneğin ortadan kalkışının nesnel koşullarının oluşması, yeni nesnellikte nasıl bir “örgütlenen” ve nasıl bir üretim sorusunu, her boyutta temel bir ideolojik kaygı olarak açığa çıkartmıştır.

Radikal kopuş koşullarında, yeni duruma uygun estetik algı, ancak üretim demokrasisinin gereğinden açığa çıkar… Mevcut “yeni nesnelliği” algılamak ve bu duruma göre üretimde bulunmak, temel olarak “estetik öncelliğin” sorumluluğu içerisindedir. Verili koşulların hissedilişinden sezgisel bilinçle devinmek, ancak bütünselliği olan bir estetik algı ile olasıdır…

Yeni nesnelliği algılanır hale getiren ilk açıklayıcılık, estetik kılınmış ilişki ve ürünlerin içerisinden uç verme yeteneğine sahiptir…

Estetiğin öncül karakteri, insana ait tüm sorunların sorumluluğunu içerisinde töz olarak taşır. Estetik yaratımda olan bireyin algılayışı, yeni insanı, içerisinde bulunduğu nesnelliğin gerçeğinden sezgisel olarak açığa çıkartır…

Merkeziyetçi yapılanmaların, “çözümcü karşıtlığı” olan ilişki, estetik devinimde olanların, öncül yapılanma sorunudur…

Estetik algının yükseltisinden doğacak olan yapılanma, aynı zamanda toplumsal yapılanmanın içeriğine yönelik bir öngörü olma özelliğini içerisinde taşır…

* Merkeziyetçi olmayan bir ilişkinin etik kurallarını yaratmadan (hukukun perspektifi), kendinizi tanımlama gücüne erişemezsiniz… Yaşanmakta olan üretim sürecini “asgari netlik” olarak açığa çıkarmadığınız müddetçe ve anlayışlarınızı ucu açık kurallar düzeneği olarak sunmadığınızca, dikey şiddet karakteri taşımanız kaçınılmaz olur…

Ayrılığını üretim merkezli bir birikim olarak kurmak, merkezi bireyle değil, üretim bileşeni içerisinden tanımlamak, buluşmalar kadar kopuşları da sahicileştirerek, post- modernizedeki “mış” karaktere darbe vuracaktır.

* Estetik müdahillik, üretim merkezli birikim ve “farkındalık” oluşu nedeniyle, -kimin neden nerede durduğunu- açığa çıkaran her türlü buluşmayı ve ayrışmayı sahici kılan bir özellik taşır… Bir ayrılığın kendisini birikim olarak üretime sunuşu “son birim” kalmaya karşı olduğu kadar, ilkesiz ve üretimsiz çoğalmacılığa tavır alışıla da kendisini netleştirir…

( Bir sürecin ilkeselliği ancak öncelliğinin sıralamasını yaratması ile olasıdır, temel olarak öncelliğinin sıralamasını yaratamayanların ilkesizliği bir dikey şiddet keyfiliği inşa eder. Diğer yandan öncelikte indirgemeci davranışlar, kendisini ilkelliğin dikey şiddeti olarak inşa eder. Bir birine karşıt olan bu iki sapma karşıtlıktan sürecin akıl kemiğini oluşturur.)

Yatay ilişkinin gereğinin kendisini doğrudan demokrasi olarak var edişi, örgütlenmeyi “yükseltisi olmayan üretim merkezileşmesi” olarak kurgulamasını zorunlu kılmaktadır…

Yatay ilişki verili koşulların “çözümcü karşıtlığından” insanını yaratmanın ötesinde, bunun düzeneğini de inşa etmeyi zorunlu kılar. Bu ayrılık ve kopuşun birikimini açığa çıkarmadan, verili koşulların buluşanı olmak olası değildir…( Bu ayrımdan devinmeyiş, sürecin hâkim kılınmış ilişki biçimi olan mış temellendirişi üzerinden, “bulaşan” olma karakteri göstermektedir. Bulaşan karakterin kendisini “birleşik süreç”lerden inşasının, statüko oluşumundan başka şansı yoktur. )

Yatay ilişki temel olarak, kopuşu üretim zenginliğinden açığa çıkarmayı içerir…

* Kopuş sürecindeki özellikler, ancak iktidarlı oluşun üretimi ile iç ilişkisinde iktidarı bertaraf ederek yükseltisiz bir devinim olur. Yükseltisi olmayan bir merkezileşme, yetkinliğe azmanlaşma olanağı vermeyişi ile bireyselliğin temel iki özelliğini yani “özgürlük ve denkliği” inşa eder… ( Burada kullanılmakta olan “denklik”, özgünlüğü korumayı esas almış eşitlik olarak kullanılmaktadır. Nesnel zorunluluğun sorumluluğundan üreterek kurtulmak olarak tanımlanmakta olan özgürlüğün, bir gönüllülük disiplini oluşu, ancak özgünlüğü bozmayan eşitlikle inşa olabilir.)

Estetik, temel sorunun sorumluluğundan devinirken, kendi iç kuralarını üreterek, algıda yarattığı değişimle, kendi insanını üretir. Yükseltisi olmayan üretim “bileşeni”nden açığa çıkan ve nesnelleşme oluşu ile “nitelikli istisna” karakteri kazanan estetik müdahilliğin temel yapılanması, dünyayı daha insani kılma kavgasında, verili nesnellikteki gericiliğe dikey bir müdahaleciliktir…

“Yeni nesnelliğin” gereğinden üretilmiş insan, kendi iç ilişkilerinin kurallarını inşa eder. Kopuşun üretimden açığa çıkardığı ilişki tarzı ve üretimlerinin bilgisini ortak paylaşıma sunuşu, bilgi ve bilmenin erk olma karakterini bozarak, “seçici” kimlikteki arayışlara, kendisini doğrudan demokrasi olanağından sunar…

“Bilgi eşitlemesi” yoluyla, yeni üretimin otorite oluşunun doğallığının, “otoriterliğe” dönüşmesini engeller…

Yatay ilişki temel olarak, estetiğin dünyayı insandan yana devinişini, çözümcü karşıtlıktan, insani olmayana dikey şiddet olarak açığa çıkartışıyla tanımlar…

* Yatay ilişki, seçiciliğin birikimini sunuşu ile şiddetin niteliğini değiştirerek, üretilmiş kurallarının “seçicilerle” buluşmasını sağlayan açık uçlu bir duruştur,“üretim merkezli yükseltisizlik” aracıyla, verili koşulların ürünü olan durumu bozarak, kendisini somutlar.

Kendisini “ezilenlerin estetiği” olarak açığa çıkaran bireyselliğin yapılanması, ezilenlerin bütün yapılanmalarının deviniminin öngörüsü niteliğinden, yeni nesnelliğin gereğini, ucu açık bir üretim olarak sunar.

ESTETİKTE YATAY SEÇİCİLİĞİN, YENİ NESNELLİKTEN TANIMLANIŞI

İnsan ilişkilerinin temel düzeneğinin, üretim ilişki ve güçlerinin özelliklerinden şekillendiğini temel veri olarak aldığımızda, estetiğin nesnelliğini bu bağlamdan açığa çıkarma zorunluluğu vardır… Bu nesnellik açığa çıkartılmadan, estetik devinimin yatay veya dikey yaklaşımlarının özelliklerini kavramak olası olmadığı gibi sahici bir üretimin açığa çıkması da olası değildir. Estetik devinimin ilk zorunluluk olgusu gereğinden bu deviniş, sürecin açıklayıcısı olma karakterinden verili koşulların kalıbını inşa edişi, estetik bakış açısının, kendini nesnelliğe kurban edişini içermesi kaçınılmazdır.

Estetik yaratımda bu indirgenmişlik, kendisini bir kez “aklın kemiği” olarak açığa çıkartınca, yaratıcılığın, verili koşulların “indirgemeci-gerçeğinden” imha olması kaçınılmazdır.

Ezilenlerin estetiği, ekonomik indirgemeciliğin dikey şiddetine tabi olduğunda, kendi iç deviniminin imhası ile “bildirici” dile indirgenme tehlikesine maruz kalır… Bu şiddete maruz kalış, estetiğin sezgisel öncüllüğünün yaratıcı kimliğini imha eder. Ezilenlerin estetikte devinişinin temel hastalığı kendisini buradan inşa eder… Bu durumu, yatay ilişkide “indirgenmiş gerçeğin aklı kemikleştirmesinden” doğan ilkelliğini, dikey şiddet olarak tanımlamak gerekir.

(Verili koşulların oluşturduğu kültürü bir kez realite olarak tanımlayınca artık koşulların sizi üretmesinin politikası içerisinden sistemi besleyen olmanız kaçınılmazdır. Bu nesnel gerçeklik, imkânsızı isteyen olmanın yaratımını imha eden bireyciliğin teslimiyet teorisidir. Genellikle yeni koşulların açılımını ezber bozuculuk olarak sunan duruş kadar, verili koşulları yeni nesnellik olarak üretmeyen tutumda akıl kemiğinden farklı içerikte devinişi içeriri. Her iki durumda yeni nesnelliğin yaratımını içermeyişi ile ya yeni gerçekliği yok sayan ya da yeni gerçekliğe esir düşen kaderci ve eylemci tutumlar olmaktan öte bir anlam içermeyen dikey şiddetlerdir. Yatay yaklaşım burada verili koşulları dünyanın dönüşe-bilişinin yeni nesnelliğini yaratarak yeni an başlangıcını inşa edişle ayrımını netleştirir.)

Verili koşullarda egemenlerin ”mış” karakterine, aklın kemiğinden meşruluk kazandıran, ezilenlerin kendi etkinliğinin “çözümcü karşıtlığı” yerine, sadece karşı oluşun “akıl kemiğinden” devinen bir mış inşası, bildirici dilin gericiliğinden dolayı sekterlik içerir…

Buradaki sekterliğin, “çözümsüz karşıtlığından” hareketçiliği, kendisini “inat” ve “hırs” olarak açığa çıkartır. Sistemin “öğretilmiş çaresizlik” devinimine su taşıyan bu duruş, ezilenlerin estetik algısının “iddia ve kararlılığının” açığa çıkışının nesnelliği olan “kurtulma isteğini” imha eden, “kurtarıcı” davranışının dikey şiddetidir.

Verili nesnelliği algılamak, onu değiştirmeyi esas alan “çözümcü karşıtlığın”, kendisini “yeni nesnellikte”, “yeni an” inşası olarak netleştirme iddia ve karalılığıdır. Estetiğin verili koşullardan kendi iç kuralları ile yaratıcılık olarak açığa çıkışı, kendini ürün olarak “nesnelleştirmesidir”…

Verili koşullarda koşulların değiştireni olma yaratımı olmaksızın, estetiğin yatay kimliğinden bahsedemeyiz.

* “Yeni-an” nesneliğinden devinmeden, egemen kültürün içerisinden devinerek, sürecin “yeni-nesnelliği” olacak ürünü, yaratmak olası değildir.

Sermayenin küresel niteliği, temel olarak egemenliğini uluslar-arası ilişkiden, uluslar üstü bir kimliğe evirilişinin ifadesidir. “Uluslar üstü emperyalizm”in insan gerçeğini “es” geçen “tetik” olması, (“aptallığın ciciliğinden” şiddet oluşu) bir önceki sömürü düzeneğini değiştirmesinin gerçekliğinden inşa edilmektedir.

(Sömüren sömürülen ilişkisinin bir önceki düzeneğinde, “ötekileştirme silsilesi” oldukça açıklayıcı bir öneme sahipti. Geçmişte sömürü düzeni, kendisini “ötekiler” üzerinden tanımlarken, küresel sermaye, eski sömürü tarzının ötekileştirici karakterini bozarak, ezen ezilen ilişkisinde ola gelen sömüren-sömürülen ilişkisini kendi lehine yeniden düzenlemektedir.)

Sistemin kendini var edişinden açığa çıkan “ötekileşme silsilesi”, adeta “öteki” olmanın en alt seçiciliğinden kendini inşa etmektedir. Süreç ötekileştirmenin, “sömüren ve sömürülen” düzeneğini görünmez kılarak, sömürü davranışında radikal bir değişimi inşa etmeye ilişkin ciddi adımlar atmıştır…

Bir biçimi ile öteki olma kavramını, “sömüren sömürülen” ilişkisinin dışına çekerek, ötekiliği kendisinde bütünleme niteliğine büründürmüştür… Sömürü silsilesinin “ötekileştirme” mevzilenişinin bu yeni düzeneğini, “demokratiklik” olarak yorumlamak; “sömüren sömürülen” ilişkisini perdeleyen bir karakter kazanmıştır…

Ezilme nedenlerinin ortak nedenine, hızla yabancılaşan ezilenler(çalışanlar, işsizler, yoksullar ve yoksunlar) yaşamdaki farklı yansıyışlarını, sömürülen- dışlanan-ezilen olmanın üst aidiyet kaygısını gütmeksizin, kendi farklılıklarını, “alt aidiyet körlüğüne tabi kılarken”, sistemin yabancılaştırmasından dolayı sistemi bütünleyen bir karakter kazanmıştır. (Farklılık alt aidiyet körlüğünden çeşitliliğe dönüştürülerek anlamsızlaştırılmış. Farklılığın ezilenlerin estetiğinden devinerek farkındalık olmasına engel olunmuştur.)

Ortaya çıkan mevcut durum ise; “demokrasinin gerçekliği” yanılsamasını, aşılmaz bir tabu haline getirmiştir…

Ezilenler içerisinde var olan farklı yansıyışları, birbirine karşı tanımlamaktan devinen süreç, ötekileşmeden doğan “demokratlık-mış” olarak kendini inşa eder. “Demokratiklik” ve “özgürlük” adına, ötekilikten devinen süreç, sömürülenleri “öteki” olma algısından, sistemin parçası kıl-mış süreci çeşitlendirmiştir.

Her sömürülenin aynı nedenle ezildiği göz ardı edilerek, adeta “öteki” kavramının kapsayıcılığında, toplumun tümüne pozisyon alma niteliği kazandırılmış ve süreç “kör-dövüşü” niteliğine dönüştürülmüştür…

Sömürülenlerin kendi öznelliğinin içerisinden açığa çıkardığı alt aidiyet karakteri, üst aidiyet devinimi olmayışı ile ciddi bir yalnızlaşma ve umutsuzluk içermektedir. Bu noktada ezilenler “öteki olma bütünlüğünden” önüne hedef olarak, sistemle pazarlık ve işbirliği sürecini koymuştur…

“Sömürülen-dışlanan-ezilenler“ kendi alt aidiyetlerinden hareketçiliği, ezilenlerin estetik algılayışını yaşam tarzı olarak açığa çıkaramayışı, bu devinimi bir üst aidiyet üslubu olarak algılayamayışı, onu “geleneksel ötekilik algılayışından” verili koşullara koşan bir işbirlikçiye dönüştürmüştür… “Yeni statükoculuğun öğesi haline gelen öteki” kültürü, kendisini dikey şiddet olarak açığa çıkarma eğilimine girmiştir…

Ezilişin toplumda “öteki olmaktan yansıyışını”, hareketçiliğin temel ekseni olarak ele alan bu yaklaşım, her yansıyışı bir yanılsama niteliğine büründürerek, ezilenlerin iç çatışkısını çatışmaya dönüştürmüştür. “Sömürülen-dışlanan-ezilenlerin” birbirinden kopuşu sistemle bütünleşmiştir…

Bu durum, egemenlerin dikey şiddetinin bir önceki yatay düzeneğin içinden açığa çıkışının, ayırt edici özelliğini inşa etmiştir… Sürecin egemenlerini kutsayan “edebi- ciciliğin”, “özgünlük seviciliği” esasından “eşitlik yanılgısını” inşa etmekte olan bir dikey şiddet oluşu, estetik yaratımın önündeki en temel engel olma niteliği taşımaktadır.

Bu şiddet temel olarak, sorunu bireyci bunalımdan tanımlayan, etnik ve dinsel farklılıkların “demokrasisinden” meydana gelen, çok “insan-cıvıklı” bir sömürü bezirgânlığıdır. İyi üretilmiş ve dikey karakterini kamufle etmiş oluşu ile sürecin temel “bulaşanı” olma şiddetini inşa etmiştir.

Bulaşan karakter, ezilenlerin yansıyış farklılıklarını öne çıkarıp, ezilme nedenini görünmez kılarak, sorunu maddi temelden kopartmış, mücadeleyi sömüren sömürülen ilişkisinden çıkartarak, ezenlerin işbirlikçisi olma noktasına evirmiştir.

Bu sürecin hâkim olan bulaşıcı hegemonyası, ezilenlerin sahici buluşmasını tahrip etme gücünün yüksek şiddetini, yatay bir görünmezlikle inşa etmiştir. Bu süreçte ezilenlerin estetiğinin yatay ilişkisi, bulaşıcılığa karşın ayrılmayı buluşma seçiciliğinden inşa etmek zorundadır.

(ABD’nin dikey şiddeti AB’nin “yatay” sürecinden beslenmektedir. Bu iki gücün bir birine karşıtmış görüngüsü, sermayenin küresel saldırısının güvenlikçilik içindeki iyi kötü oyununun inşasından başka bir şey değildir.)

Ezilişin farklı yansıyışından açığa çıkan “alt aidiyet körlüğü”, son birimden yüksek hareketçilik olarak açığa çıkmıştır. Kendi öznelliğini temel gerekçenin üstüne şal gibi çekerken, sistem karşıtı yapılanmaları, kendi öznelliklerine indirgenmiş bir görünüm kazandırmıştır.

(Tarihin bir döneminde eşitliğin özgünlüğü tehdit eder konumlanışı, bu süreçte özgünlüğün eşitliği tehdit eder olma sürecini başlatmıştır. Sürecin doğru duruşu “denkliğin” açıklayanı olan “özgünlük x eşitlik” kavramlarının çatışkısından sahici bir üretimin inşasını zorunlu kılar.)

Sorunun temel “açıklayanı”, kitlelerde sömüren sömürülen ilişkisine yabancılaşmayı, dikey şiddetin farklı özelliklerinden “aptallığın estetiği” olarak inşa etmiştir.

Ezilenlerin oluşumu, indirgenmiş bir alt birim olarak “öteki” kimliğine dönüşmüştür… Bu noktada, ezilenlerin kendilerini ifade edişleri, hızla “egemen kültürün aptallaştırıcı es-tetik değerlerinden hareketçi bir içerik kazanarak, ezenlerin meşrulaştıranı olmuştur…

Emperyalizmin küresel karakter kazanması ile birlikte, “ulusal kimlikli sömürgeciliğin” bir önceki tanımlanışları olan, sömürge, yarı sömürge ve yeni sömürge niteliklerinden ciddi bir kopuş söz konusudur…

Küresel sermayenin(Uluslar-üstü emperyalizmin) önünde engel olma karakteri taşıyan “işbirlikçi ulusal kimlik” davranışlarına ilişkin bütün kalıntıların yok edilme süreci başlamıştır.

Sistem içinde inşa edilmekte olan yeni düzeneğin, eski düzeneğe karşı oluşundan dolayı kendi statükosunu inşa edişi, ezenlerin “es-tetiğinin” algılanışındaki değişimin karakterinin açığa çıkartılması ile olasıdır .

Emperyalizmin sömürgeciliğinde “işbirlikçi ulusal bütünsellik”, ancak sömürülecek olan ulusun temel hâkimini inşa etmeyi içerişi ile ötekiler silsilesine sıkı bir sadakat içeriyordu…

Bu tarihsel süreçte, ezen ezilen ilişkisi bir anlamıyla ötekileştirme içinden kendini tanımlayan bir özellik taşıması kaçınılmazdı… Sistemin ötekileştirme davranışından ezen ezilen inşası, aynı zamanda sömüren sömürülen ilişkisini de içerisinde taşıyordu…

Sermayenin küresel karakteri, esas olarak içerisinde bulunduğumuz süreçte “ulusal işbirlikçiliğin” tutum ve davranışlarını tamamıyla anlamsız kılmış, bir önceki “ötekileştirme statükosu” nu bertaraf ederek ve Modernsizime ait bütün ilişkileri yıkarak kendisini yeniden örgütlemeye başlamıştır…

Küresel sermaye, artık en alt birimden, tüm ötekileşmeleri açığa çıkartarak “işbirlikçi ulusalcı” yapılanmayı bertaraf ederken, toplumun en alt birimine nüfuz edebilecek ilişkileri temel alan, sömürüyü dünya düzeneğinde, en alt birimden şekillendiren bir yapılanmayı inşa etme çabasına yönelmiştir…

Sömürü düzeneğinde yaptığı köklü değişimin gereğinden, kendi “es-tetiğinin” hegemonyasını inşa etmiştir (post-modern)… Bir önceki tarihsel süreçte egemenliğin “es-tetik hareketçi şiddet”i, temel özelliklerini korumasına karşın, şiddetine demokratiklik görüngüsü kazandırmayı görecede olsa da başarabilmiştir.

Bir önceki ezme ve ezilme ilişkisinin egemenlik silsilesinden sömüren sömürülen olma karakterini bozarak… Sömüren- sömürülen ilişkisini, “ötekilerin demokrasisi” olarak açığa çıkarışı, gerçek anlamda “denklik ve özgürlük” kavramlarını, yanılgı olarak inşa etmiştir… Bu davranışındaki şiddetin algılanışı, ezilenlerin estetik yaratımında, temel olarak algılanması gereken ayırt edici bir öneme sahiptir.

* Verili koşullarda kendi düzeneğini inşa edişinin es-tetik algısını yaratarak, oluşturduğu karmakarışıklıktan, es-tetik aptallığın hegemonyasını, dikey şiddet olarak yataylık görüngüsünden inşa etme becerisini göstermiştir.

Bir yanı ile “işbirlikçi ulusal bütünlük” söylemleri, bir yanı ile ötekilerin sömüren ve sömürülen ilişkisini dışlayışından bütünlük çatışkıları, bir önceki dünya algılayışı ve geleneksel bütün gericiliklerin yarattığı şaşkınlık, bütün kavramları anlamsız kılmış ve temel olarak “çözümcü karşıtlığın” açığa çıkamaması neredeyse bu söylemler yüzünden mevcut anlaşılmazlığı derinleştirmiştir… “Anlaşılmazlığın inşası, dikey şiddetin, yatay hareketçiliği inşa edilişi ile gerçekleştirilmiştir.”

Sorun gelip “ne yapmalıya” dayanmaktadır… Bu günün “ne yapmalısı“ çözümcü karşıtlığı açığa çıkarmadan, aşılabilir gözükmemektedir… Bu noktada çözüm, temel olarak inşa edilmiş bir üslup ve ezilenlerin estetiğinden devinerek, verili koşulların nesnelliğinden, kendisini üst seçicilikle ürüne dönüştürmesi ile açığa çıkacaktır…

Sistem, küresel sömürüsünü yaratmış olduğu yeni düzenekten beslerken, Post –modern algı, toplumun bütününde sahici bir buluşmaya engel olarak, bir “bulaşma” davranışı ile bütünlük arz etmiştir… Şiddetin kendisini yataylık görüngüsünden tanımlayışı, geleneksel dikey şiddetine meşruluk kazandıramasa da sürecin kafa-karıştıranı olmayı becermiştir..

“Ezilenlerin estetiği”, bu gerçeklik çerçevesinde ancak sahici bir ayrılık inşasını açığa çıkarmakla olasıdır… Kendi ayrılığını ideolojik bir netlik içerisinden seçerek biriktirmeksizin, estetik devinimde sahici bir buluşmayı inşa etmek olası değildir…

Önümüzdeki süreçte insanlığın geçmiş değerlerinin diyalektik reddinden hareketle, verili koşullarca koşullanmamış aklın yaratıcı karakterinden, kendi “hareket” tarzını yeni an’dan yeni nesnellik olarak inşa etmesi kaçınılmazdır.

Necmi Otçu

İletiyi düzenleyen: SonÖteki, de: 16/12/2009 12:59

İletiyi düzenleyen: SonÖteki, de: 16/12/2009 13:01
  | | Herkesin yazı yazması yöneticiler tarafından engellenmiştir.
Dost Siteler
Advertisement
Advertisement
Advertisement
Advertisement